Reklam

Anayurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BATMAN V SUPERMAN: ADALET EKİBİ TOPLANIYOR, BATMAN COŞUYOR

BATMAN V SUPERMAN: ADALET EKİBİ TOPLANIYOR, BATMAN COŞUYOR

              
       Çok daha önceden duyurulan ve dünyanın açık ara en iyi çizgi roman oluşumu olan DC Comics'in yeni filmini sonunda izledik. Man of Steel'den bildiğimiz Henry Cavell, Superman rolüne devam ederken, Batman rolünde bir değişikliğe gidildi ve Ben Affleck tercih edildi. Fakat size bu değişiklikle ilgili hemen şunu söyleyeceğim : BATMAN KENDİNİ BULDU! Evet, Affleck o kadar iyi bir performans sergiledi ki sanki ondan evvelki efsane üçlemeyi bana direk unutturdu. Yo hayır, çok aşırı vefasız bir insan sayılmam ama üzgünüm Christian Bale, sen haksızsın, seni kınıyorum.
                Batman'in 'Kara Şövalye Üçlemesi' için genellikle olumlu yorumlar gelmişti, hatta üçleme kült olmuştu. Bunun nedeni Nolan gibi bir yönetmenin tezgahından çıkmasıydı. Fakat işin kurgusal boyutu öyle miydi ? Koskoca Batman'in 10 tane adamı yarım saat dövememesi normal miydi ?-ki Batman sayısız dövüş sporunda uzmandır(100 tane olduğu söyleniyor) , bunlara Thai-Chi ve Kung-fu gibi sanatlar da dahildir-  Nolan günümüz dünyası normallerinde gerçekçi bir Batman yapmak istedi, harika bir üçleme yaptı. Ama onlar gerçek Batman değildi. Zira biz ne ileri seviyede ruh hastalığı olan bir Batman gördük ne de çok güçlü bir Batman . Fakat Batman ileri seviye paranoya sahibi, hastalıklı bir ruhu olan muazzam güçte bir beyefendiydi. Bu nedenle Nolan'ın serisi dev gibi bir eksik içeriyordu. İşte Zack Synder bu konuda hata yapmadı.
                Filmde Batman'a dair hemen her ayrıntı , ait olduğu evrenin mantığı çerçevesinde gayet güzel servis edilmiş. Superman'in zaten aşırı karakteristik özellikleri yok, yani ayrıntıları büyük önem arz etmiyor fakat Batman öyle değil. Her şeyden evvel Batman bir insan. Onun da bir takım insani özellikleri var o yüzden.
                Herkesin en çok sorduğu sorulardan birisi de 'Superman'in süper güçleri varken, bir insan ona karşı nasıl duracak ? ' İşte bunun sorulmasının sebebi Batman'in tam olarak anlaşılmaması, bu da biraz Nolan'ın çektiği Kara Şövalye üçlemesiyle alakalı. Çünkü herkes Batman'i oradan tanıyor ama eksik tanıyor işte. Batman, gerçek bir paranoyaktır. Öyle ki sanrıları gayet yoğun olan ağır bir psikolojik travma içerisindedir. Sinirlerine zaman zaman hakim olamaz ve eğer Metropolis isimli şehirde sağda solda uçan bir pelerinli varsa, o pelerinlinin haberi dahi olmadan Batman onun annesinin kızlık soyadına kadar öğrenir, yani her şeyiyle o adamı keşfeder, kim olduğunu bilir.
                Film  boyunca heyecanınız dorukta olacak bunu garanti ediyorum. Zaten daha ilk günlerden gişe rekorları kırmaya başladı. Görünen o ki, Man of Steel'in 600 milyon dolarlık kazancından daha yüksek bir kazanç elde edecektir.
                Özel olarak teşekkür etmem gereken bir de Zack Synder var. Bu adam öyle bir adam ki, eline aldığı süper kahraman hikayelerini muazzam planları , çekimleriyle sanat eserine dönüştürüyor. Ben filmi ağzım açık izledim, başından sonuna o kadar çekimler vardı ki hayran kaldım.  Watchmen'e de aynı şeyi yapmıştı. Bunda da aynı şey var. Birilerinin yaptığı gibi görsel efektler ve esprilerden ibaret değil bu film, aynı zamanda bir sanat eseri.
                Bir de THY var tabi. Filmin ortasında görünce insan bir mutlu oluyor , Umut Sarıka'yanın ilgili karikatürünü aynen yaşıyorsunuz.

Güç gerçekten masum olabilir mi ?
Uzaylılar değil insanlar cesurdur !
İnsanlığa zarar verme ihtimali %1 bile olsa onu yok ederim...

Keyifli seyirler diliyoruz. Ve Justice League'i heyecanla bekliyoruz efendim...
                       Anayurt Otolenin Aylak Adamı

2016 OSCAR'INDA NELER OLDU

                Bilindiği gibi 28 Şubat 2016 tarihinde 88. Oscar ödül töreni gerçekleşti. Gecede bana göre en dikkat çeken nokta 2015 Oscar ödüllerine göre çok daha dengeli  ama aynı saygı derecesinde bir ödül töreni gerçekleşmesiydi. Ha yine siyahi bir komedyen ırk esprileri yaptı, bizzat sunduğu ödülleri eleştirdi (eleştiri sebebi neden siyahi bir oyuncunun bu sene Oscar'a aday falan olmamasıydı, e hocam biz ne yapalım o zaman ? 1 tane Türk ağız tadıyla ülkemizden katılamadı şu ödüllere ?? Belki sorunu biraz da kendinde aramak lazımdır ne dersin ha ? ) ama en azından Sean Penn çıkıp Innarutu'ya 'Lanet olası Meksikalı' demedi.(Bu olay geçen sene oldu, pozitif ayrımcılık saçmalığına zemin için bu espri yapıldı, sonrasında gülündü bilmem ne işte) Sevgili Oscar, seni seviyoruz ve saygı duyuyoruz, ne olursun şu renk üzerinden pozitif ayrımcılık saçmalığını bırak, ne olursun. Ben artık bir insanın siyahi ya da beyaz olmasının birçok durum ve şartta kimsenin umurunda olmadığını düşünüyorum, en azından benim değil. Aynı anda hem Ku Klux Klan'a hem de Black Panther'a lanet olsun diyerek ödülleri ana hatlarıyla incelemeye koyuluyorum.
                Şunu hemen söyleyeyim geçen sene Boyhood'un hakkı yenildi arkadaş! Bunu yine söylüyorum, hep de söyleyeceğim. Birdman harika filmdi fakat yine de Boyhood'un hakkı olan 'En İyi Film Ödülü'nü bir şekilde gasp etti.
                Tahmin edersiniz ki bu sefer 'En İyi Erkek Oyuncu'dan başlayacağım. Leonardo DiCaprio... Bunca yıl alması gereken ödülü hep talihsizlikler ve bence zaman zaman da burun farkıyla alamadı. 9GAG ergenlerinin ağzına düştü, dalgalar geçildi, üzerinden şakalar yapıldı... Hepsini bir kenara bırakırsak DiCaprio'nun hakkı gerçekten yenildi. Dalga geçilecek bir şey de yoktu, bu kadar kaliteli bir oyuncuya gecikmiş bir ödüldü. 'Revenant' filmi, oyuncunun sadece oyunculuğunu değil , sanatla olan ilişkisini de bizlere bir kez daha -bu sefer çok çok sertçe- kanıtladı. Meşhur ayı sahnesindeki çekim teknikleri, oyunculuk ve ışığın kullanılması (ya da kullanılmaması) muazzamdı. Ben o sahneyi izlerken istemsizce ayağa kalktığımı fark etmiştim, tamam bu benim çılgınlığım, sinemaya karşı normalin biraz daha ötesinde duygularımın olması evet. Ama çok iyiydi, tebrik ediyoruz Leo.
                'En İyi Yönetmen' ödülünü 2. kez alarak artık anıtlaşan Innarutu'ya söylenecek çok bir şey kalmadı. Geçen seneki filmi 'Birdman' her ne kadar 'Boyhood''un hakkı olanı gasp ettiyse de yönetmenlik konusunda geçen sene de bu sene de sonuna dek hak etti. Kim bilebilirdi ki 'Babel'i çeken adamın bir gün buralara geleceğini... Tebrik ediyoruz.

                Senenin en güzel filmlerinden olan Bridge of Spies (Spielberg) da maalesef yalnızca Sovyet Ajanı rolünde oynayan Mark Rylance ile en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü alabildi. Bu film önemli bir filmdi, esasında tüm Oscarları toplamaması gelecekteki sinemaya biraz yardımcı oldu. Görece daha genç olanlar ödülleri aldılar iyi oldu. Soğuk kanlı 'Demir Perde' ajanı rolünü muazzam oynadın ama Mark Rylance, tebrik ediyoruz.
                Brie Larson gencecik yaşında 'En İyi Kadın Oyuncu' ödülünü kaptı. Ben zaten sırf güzelliğine bile 10 dalda verirdim de neyse. Tebrik ediyoruz.
                Senenin en sağlam bombalarından birisi daha o törendeydi. Mel Gibson abimizden bildiğimiz Mad Max, Fury Road ile katıldı. 5 dalda Oscar'ı da kapıverdi. Film gerçekten çok ilginçti. Aksiyona yeni bir boyut kazandırdı. Aksiyon hakikaten sanatsal bir perspektiften izleyiciye sunulmuştu. Makyajı, ses kurguyu, ses miksajı , kostümü, yapım tasarımı alarak tam manasıyla ödüle boğuldu. Öğrendiğim kadarıyla Cannes'da da yarışacakmış film, orada iş yapar mı bilmiyorum ama son yıllarda izlediğim en garip ve aynı anda en sıkı filmlerdendi. Tebrik ediyoruz.
                Ve en iyi film ödülü... D-Max sunucularının bile hiç ihtimal vermediği , konusu son derece klasik diyebileceğimiz 'Spotlight' gecenin en önemli ödülünü 'En İyi Film' ödülünü kaptı. Bu kimsenin beklemediği bir şeydi fakat gerçekleştiğinde de kimse tepki vermedi. (En azından geçen sene Boyhood ödülü alamadığında verilen tepki verilmedi, Ruffalo sağolsun mu desek ne desek ? ) Tebrik ediyoruz.
                Geldik hiç ödül alamayan, son zamanlarda okuduğum en iyi bilim-kurgu kitabı olan The Martian'a. Bu , bana göre tamamen yönetmen Ridley Scott abimizin suçudur. Yanlış anlaşılmasın Alien'i , Blade Runner'ı, Hannibal'ı ağzımız açık izledik hocam. Ama sen güzelim bir mizahla baştan sona döşenmiş The Martian için ''Ben mizah değil bilim-kurgu çektim yeaa'' diye  tavır alırsan aha böyle olur işte. Sulu Mark Watney yerine hayatta kalma mücadelesi veren Mark Watney izledik lan! Lan falan dediğime bakmayın, film süper ötesiydi ama romanın tamamen dışına çıkılmıştı. Hiçbir şey alamadı ama yine de tebrik ediyoruz.

                Tamam değerlendirme bittiyse biraz magazine girelim hadi. Arkadaş Naomi Watts 'ın elbisesi neydi yahu , değerli taşlardan mı yaptırmış? Yazının altında giysilere bakabilmeniz için bir link bırakırım ama hakkaten neydi yahu ?  Geçen sene Boyhood'la ödüle kavuşan bu sene de güzelliğinde zerre oynama olmayan Patricia Arquette neydi peki ? Bunlar ne kadar güzel kadınlar böyle ?  Zaten Jennifer Lawrence'a bir şey diyemiyorum biliyorsunuz, Açlık Oyunları yazımı okuduysan hatuna karşı hislerimin çok ciddi olduğunu bilirsiniz. Burayı okuyorsa kendisiyle bir çay içmek istediğimi bilsin.Siz de olur da denk gelirseniz iletin Jennifer'a, 12. mıntıka selamıyla selamlıyorum onu.
Bitti mi, bitmedi...

İçimin yağlarını eritmeyi her defasında başaran, baştan sona hakaret kokan Altın Ahududu ödüllerine gelelim. Bilmeyenler için bu ödül, en kötüler ödülüdür, çoğunlukla kendisini bir halt sananlara verilir. Bu ödülü kim mi aldı ? 50 Shades of Grey... Ne oldu lan ? Değişik değişik sevişiyordunuz falan  ? Benim gibi yalnız adamların gazabı sizi böyle bulur işte, hep ensenizdeyiz, aşkı ve tutkuyu başka boyutlara taşıyan tipler sizi... Sonuna kadar hak ettiler bu ödülü, tebrik ET-Mİ-YO-RUZ.

Bu sene de böyle geçti Oscar işte. Geçen seneki Oscar yazımı inceledim de sonunda bir laf demişim tekrar diyeyim; Nice Oscarlara, hadi bakalım daha neler izleyeceğiz ...

ANAYURT OTELİNİN AYLAK ADAMI

https://www.youtube.com/watch?v=61Pgbe5J8H4 (yazıda bahsedilen link)

Ahlaki Değerler ve Vigilante Çılgınlığı

Merhabalar, şu günlerde aklıma takılan enfes bir soru var ; vigilantelar( tam bir Türkçe karşılığı yok, ama zorlarsak 'kanunsuz iyi adamlar' olarak çeviri yapmamız mümkün.)Vigilante nedir? Peki ya kim bu vigilantelar ? Ne yaparlar ? Vigilante hakkında bilgi ?
Vigilante kavramını bizlere tabiki birçok seri katil hikayesini olduğu gibi Amerika hediye ediyor. Kanunlara güvenmeyen kahramanlar adaleti kendi elleriyle sağlamayı tercih ediyorlar. Kavram ilk olarak Amerika'nın çöllerinde katilleri, tecavüzcüleri bulup öldüren kovboyvari insanlar olarak karşımıza çıkıyor. Konu medyanın çok dikkatle yaklaştığı bir konu olduğu için maalesef haklarında çokça bilgi sahibi olamıyoruz. Çünkü ana akım medya kanunsuz olarak kötü adamları avlayan kimseleri reklam etmek istemez. Sebep ahlaki çıkmazlardır ve hep şu soruyu sorarlar : ''Ya herkes kendi adaletini sağlamaya çalışırsa ? Durum o zaman ne olur ?''  İşte bu görüşten dolayı medya bu kimseleri genelde reklam etmez , tam da bu yüzden bu kimseler hakkında ayrıntılı bir bilgiye erişmemiz mümkün olmaz.
Gerçek hayatta bu olayın örnekleri mevcut fakat dediğim gibi medya bu konuya çok hassas bir ölçekte yaklaşıyor ve kesinlikle reklam , tanıtım vs. den uzak duruyor.
Bernhard Goetz dosyası. 1984 yılında New York'ta, trende 4 adet yankesici tarafından saldırıya uğruyor Bernhard. Adamın tipine bakacak olursak yankesiciliğe uğraması gayet mümkün bir Amerika beyefendisi. Fakat adam gençlerin düşündüğünden çok daha çetin ceviz çıkıyor, o beyefendi görüntüsünün altıdan silahını çıkararak gençlere saydırıyor. Sonuç olarak 4 cinayetle iş bitiyor. Bu haberin duyulması toplumda bir kargaşaya neden oluyor, bir kısım adamı cinayetle suçlarken diğer kısın Amerika'da o dönemlerde aşırı derecede artan yankesicilik olaylarına haklı bir tepki olarak görüyor. Sonuç olarak Bernard bey 6 ay hapis yiyip çıkıyor ve kesinlikle bir pişmanlığı olmadığını dile getiriyor.
Gelelim Leo Frank dosyasına. Kendisi 1915 yılında Amerika'da bir şirkette müdür. Olaylar Leo'nun 14 yaşındaki işçisi olan bir kız çocuğuna tecavüzü ile patlak veriyor. Leo Frank idam cezası yiyor fakat sonrasında cezası müebbet hapse çevriliyor. Bu noktada da bir grup vigilanteın sabrını taşırıyor ve kendisini önce hapisten kaçırıyorlar(ki kendisini kaçıranlar savcı, avukat, senatör çocuğu gibi son derece kalantor ve elit kesimden) sonrasında döverek Leo Frank'i linç ediyorlar, öldürüyorlar.
Bunun gibi birkaç dosya daha var ama dediğim gibi çok değil. Yukarda işlediğim iki konuya dair kim haklı kim haksızı sizin vicdanınıza bırakıyorum.
Konu benim ilgimi çektiği gibi sinemanın da ilgisini çekmiş olacak ki haklarında bir çok film/dizi çekilmiş vaziyette. Üstelik seyir zevki de aşırı derecede yüksektir. Örneğin annesi elektirikli testereyle doğranan Dexter Morgan, vigilante denince akla gelenlerin başındadır. 8 sezon bıkmadan usanmadan ilk bölümki heyecanla izlenir. Dexter Morgan'ın ahlaki değerlerini dizi boyunca sorgularız. Kendisi yalnızca cinayet işleyen kimseleri öldürür( her ne kadar bunu toplum için değil ''karanlık yolcu''su için yapmış olsa dahi) toplum için o kadar da kötü bir kimse olmadığını düşünürüz.
Adından da kendini belli eden bir film olan John Doe: Vigilante . Harika bir film. Tek kelimeyle mükemmel. Film boyunca bize kendimizi ve adalet anlayışımızı sorgulatıyor. Küçük kızı ve eşi tecavüze uğrayıp öldürülen bir sosyal hizmet görevlisi baba sizce ne yapabilir ? Üstelik katili iyi hal indirimi vs. alıp salıverildiyse ? Şiddet herhangi bir durumda meşru olabilir mi ? İşte bu konuyu detaylandıran bir film.

Taxi Driver filmine gelelim. Yıldız bir başkan adayını öldürmekten son anda vazgeçip, çocuk pazarlayan bir kadın satıcısını öldüren sıradan bir taksi şoförü toplum tarafından nasıl kahraman ilan edilir ? Bu ahlaki midir ? Başkan adayını öldürse aynı toplum ona neler diyecekti ?

Vee en efsanelerden Rorschach, Watchmen'in intikamcısı. Onun için yalnızca siyah ve beyaz var. Eğer bir kimse eşini dövüyorsa o kötüdür ve ölmelidir. Eğer birisi bir başkasına tecavüz ettiyse ölmelidir, bu kadar basit. Üstelik bu abimizi yetkililer hapse atmak gibi bir hata yapıyorlar ve o karanlık suçlularla dolu hapishanede şu efsane cümleyi sarf ediyor : ''Anlamıyorsunuz, beni sizinle aynı yere kapatmadılar, sizi benle aynı yere kapattılar  '' ( sanırım bir vigilant için en güzel şey cinayet ve tecavüz suçlulularıyla dolu bir hapishaneye atılmaktır :) )
Konu ilginizi çektiyse size şöyle bir liste vereyim :
http://www.imdb.com/list/ls003456861/

Peki siz bu konuda ne düşünüyorsunuz ? Bir katilin öldürülmesi doğru mu ? 2. hatta 3. şansı dahi reddedip suç işlemeye devam eden bir katili ya da insanların hayatlarını başka şekillerde karartan bir suçluyu ortadan kaldıran bir kimse katil midir ? Yoksa kahraman mı? Müebbet hapsi hak eder mi ? Yoksa bunların tamamını bir kenara bırakıp sistemin kanunlarına mı güvenilmeli ?


Önemli uyarı: Bu yazıda kesinlikle şiddet propagandası ya da benzeri bir şey yoktur. Yalnızca geçmişte yaşanan birkaç olay ve çekilen birkaç yapım üzerinden ahlaki bir sorun irdelenmiştir. Hayat bir film değildir arkadaşlar, beğensek de beğenmesek de bu böyledir.

ANAYURT OTELİNİN AYLAK ADAMI

Mr. Robot Dizi Dünyasını Kasıp Kavuruyor



Mr. Robot Dizi Dünyasını Kasıp Kavuruyor


     Selamlar , yepyeni bir haberle karşınızdayım ve mutluyum. Çünkü dizi aleminde bomba gibi bir gelişme gerçekleşti. Ne mi oldu ? Mr. Robot isimli yeni bir dizi çıktı. Neden mi bomba oldu ?

     Mr. Robot gelmiş geçmiş hack ile ilgili izletilerden çok çok daha farklı. Fark şuradan geliyor ; bu dizide tek tuşla hatta hiçbir şey yazmadan kod yazıyormuş gibi yapıp bilmem neredeki adamın yeri tespit edilmiyor, 'hemen hackliyorum' tarzında muhabbetler dönmüyor. Zira öyle bir şey de yok zaten. Hackin tam olarak ne olduğu, nasıl bir düzen içerisinde gerçekleşmesi gerektiği, hack yapan insanların nasıl kimseler olduğu da dizi içersinde işlenen konulardan. Hem hack izleyip hem de bu işi gerçekleştirenlerin esasında kim olduklarını izliyoruz bu güzel dizimizde. IMDB puanını sonuna kadar hak eden dizi daha ilk sezonun yarısındayken kişisel görüşüme göre kendini kanıtladı. İşin aslı ilk bölümler dizinin gidişatının bozulacağından korkarken artık bu korkum da kalmadı, çünkü öyle olmadı. Rami Malek meselesine girmiyorum zira  dizi izlediğinizi unutturuyor adam size öyle bir oyunculuk kesmiş, helal olsun.

     Dizi F-Society adı altında birleşen bir grubu inceliyor şimdilik. Grup içersinde 1 Müslüman , 1 siyahi , 1 adet klasik Amerikalı vs. gibi farklılıklar gösteren her tipten insanın temsil edildiği karma. Bu karma aklımıza hemen bir hack grubunun ismini getiriyor -ki ismini söylemeyecem muhtemelen biliyorsunuz-

     Bu arada dizinin resmi web sitesi http://www.whoismrrobot.com/ adresinde sizleri bir sürpriz bekliyor bir bakın diyorum :)
     Sizleri bu çılgın serüvene kesinlikle davet ediyorum ve son olarak 'F-Society'nin askerleriyiz' diye haykırarak yazımı noktalıyorum :)
  

Anayurt Otelinin Aylak Adamı                                    

Bu da benim en iyi filmler listem (Bölüm 1)


  Selamlar, bu tarz listelere çok taraftar olmasam da sinema vizyonunun aktarımı açısından bu tarz listeler çok büyük önem taşıyor. O yüzden ben de bu güne dek izlediğim en iyi 10 filmi paylaşmak istedim. Bu noktada filmlerin hiçbirisinin diğerine üstünlüğü olmamakla beraber belki sıralamamdaki numaralandırmanın sebebi kendi açımdan seyir zevkidir kim bilir... Liste dışında kalıp da benim en iyilerim olanlar elbette olacak ama bunu da zaman içersinde paylaşarak kurtarırım diye tahmin ediyorum. Hadi başlayalım;

10) Back to Future (Geleceğe Dönüş) Serisi /1985
Zamanda yolculuk temasının kralı olan seri. İzlemeyen ben geekim demesin.




9)One Day (Bir Gün) /2011
Şimdi, bir liste yapıyor olsam, içerisine nitelikli ve kaliteli bir aşk filmi koyacak olsam bunu seçerdim sanırım.

8) North by Northwest (Gizli Teşkilat) /1985
Alfred Hitchcock'u bilen bilir. Adam 50 lerde ne biçim işler üretmiş hayret ettirir. Bu kaliteye bu aksiyona bu heyecana siz de mutlaka ortak olun.

7)Boyhood ( Çocukluk) /2014
Oscar'da büyük bir talihsizliğe uğrayan şaheserimiz doğrudan benim listeme girmeyi başardı. İyi bir gözlem yapma fırsatı sunuyor size bu film. Kesinlikle kaçırmayın. İnanamayacaksınız...
6)Inception (Başlangıç) /2010
DiCaprio'nun enfes oyunculuğu ve inanılmaz konusuyla tam anlamıyla bir görsel şölen, filmin sonuna dek süren inanılmaz bir heyecan, tabi hala izlemeyeniniz varsa.

5) Solaris /1975
Tarkovsky'nin, Stanislaw Lem tarafından yazılan efsane Solaris romanını kendi vizyonundan yansıttığı film. Uzun planlar, seyirciye düşünmesi için tanınan uzun planlar... Müthiş bir deneyim olacak emin olun, izleyin.


4) Sonbahar / 2008
Özcan Alper'in 2000 olaylarında üniversite okuyan ve olaylara karışan sonrasında hapishanede 'Hayata Dönüş Operasyonu' kıyımını yaşamış görmüş olan Artvin-Hopalı bir gencin üzerinden Doğu Karadeniz'i bize özetlemesi. Özcan Alper hem bu filmle hem de Gelecek Uzun Sürer'le zaten sonsuz tebriği hak ediyor. Ayakta alkışlanası bir dram.
Filmin ilginç kısmıysa film bağımsız ve sanatsal içerikli bir film olmasına rağmen gişe yapmıştır ve bu gün halen büyük kanallar tarafından ara ara gösterime koyulmaktadır.

3)Bir Zamanlar Anadolu'da /2011
Nuri Bilge Ceylanla doğrudan insanın içerik olarak ele alınışı. Söylenecek hem bir sürü şey var hem de hiçbir şey yok.

2)Gemide /1998
Büyük değerlerimizden ve sanatçılarımızdan olan Serdar Akar'ın yine büyük sanatçı ve değerlerimizden olan Erkan Can'ı başrolde oynattığı aşırı derecede sert ve içerik olarak kapkaranlık, zaman zaman yüz güldüren fakat inanılmaz realist bir tavırla bize sağlam tokatlar çeken filmi.
Uyarı: Film 18 yaşından küçükler çok da uygun olmayabilir. Her ne kadar kişisel görüşüm olarak bireyci ve bireylerin sınırsıza yakın özgürlükleri olmasından yana olsam da bir e-dergicilik işi yapıyoruz. O yüzden bu konuda bu uyarıyı koymak zorundayım, sonra demeyin sen hani Anayurt Oteli'nden çıkmaydın diye.


1) Fight Club (Dövüş Kulübü) /1999
Chuck Palahniuk'un romanından hareketle David Fincher üretimi olan efsane filmimizdir işte bu. Hatta biz de Asr-ı İlim ekibi olarak bu tarz bir kulüpte toplandık tüketim toplumunu falan eleştiriyoruz dövüşüyoruz aşırı derecede marjinaliz. Şaka şaka biz de ekip olarak bunu izleyip gaza geliyoruz öyle işte. Kesin izleyin ha!


Bonus: Anayurt Oteli /1987

Yani şimdi bunu niye koyduğumu sormazsınız sanırım.

OSCAR'DA NELER OLDU?

     

Geçtiğimiz hafta dünya üzerindeki en prestijli ödüllerden olduğu varsayılar Oscar ,diğer ismiyle Akademi, ödülleri sahiplerini buldu. Ödüllerden evvel kendi kendime bir tahmin listesini elbette her sinemasever gibi yine yaptım. Geçen seneki Gravity ve 12 Years A Slave tespitlerim kadar verimli olmadı bu kez. Çünkü bu kez ortada bir önceki seneye göre bir sürü iddialı film vardı . Aynı zamanda Boyhood ve Birdman diye iki adet bombayla bir de onları takip eden Grand Budapest Hotel isimli çılgın film vardı . Karar vermek çok ama çok zordu. Elbette ben de oyumu herkes gibi Boyhood için kullandım. Zira filmler içerisinde metoduyla öne çıkan çok ilginç bir filmdi. Bir çocuğun hayatından 12 yıllık bir kesit sunmak... Ve bunu 12 yıl boyunca aynı oyuncularla çalışarak gerçekleştirmek... Sinema gerçekten inanılmaz noktalara doğru ilerliyor.
     Boyhood noktasında eli boş dönmüş sayabiliriz. En iyi film, en iyi özgün senaryo ya da en iyi kurgu noktasında hiçbir ödül alamadı. Yalnızca en iyi yardımcı oyuncu ödülüne Patricia Arquette ile layık görüldü ki anne rolündeki oyuncunun görevini fazlasıyla yerine getirdiğini ve bu ödülü fazlasıyla hak ettiğini sevinçle söyleyebilirim. Bu noktada oyuncunun kariyerinde de bu heyecanlı deneyim ödüllendirilmiş oldu. Tebrik ediyoruz.
     En iyi oyuncu ödülüne gelelim. Modern bilimin babası olarak kabul edilen ünlü bilim adamı Stephen Hawking'in hayatını anlatan The Theory of Everything de bir biyografi filmiyle varılabilecek en iyi noktaya varmıştı . Hawking'i canlandıran Eddie Readmayne izleyenlerin bildiği gibi inanılmaz bir oyunculuk kesmiş. Ağzımız açık izledik tabi biz de. Hawking'i oynamak gerçekten zor olsa da inanılmaz bir oyunculukla her şeyi tamamlamış her şey yerli yerine oturmuş. Bu sayede en iyi oyuncu Oscar'ını da almış. Hatta törende bir de Hawking'le poz verdi. Tebrik ediyoruz.
     En iyi kostüm tasarımı... Belki de bu sezon en çok hak eden Grand Budapest Hotel. İçeriği ironi ve kara mizahla dolu olan güzide filmimiz bence en iyi ödül dalında da sonuna dek yarışmayı hak etmişti. Olmadı, neden olmadı ? Çünkü Oscar jürisi artık daha bağımsız, daha engaztirik işlere ödül vermek istiyor. Neden ? Bilmiyorum, sanırım kendilerini daha sıkı sanat eleştirmedi gibi hissediyolar öyle yapınca. En iyi orjinal müzik ödülünü de kanımca sonuna dek hak etse de ne alakaysa bilmiyorum Glory Selma ödülü aldı. İlginç. Ama anlamamak mümkün sonuçta Oscar bu. En azından en iyi orjinal şarkıyı da alıyor Grand Budapest Hotel . Tebrikler.
     En iyi görsel efekti Interstaller'in almasında ilginç bir şey olduğunu düşünen varsa benle iletişime geçsin zaten. Ya da geçmesin yeterince sorunum var meşgul etmeyin beni bir daha film izlemeyin olsun bitsin bu mevzu.
     En iyi filme gelelim şimdi. BIRDMAN. İzlemeyenler muhakkak izlesin çünkü son zamanlarda çekilmiş en iddialı en ilginç filmlerden. Eski bir popüler oyuncunun sanatçı rolünü hayatına indirgemesi, indirgemeciliğin düştüğü çıkmazlar üzerine ana hatlarını kuran film tam bir kara mizah , tam bir eleştirel içerikten meydana geliyor. Kadrosuna bir de Edward Norton'u katan Inarutu harika bir iş çıkarmış. Ha bu Boyhood'un hakkını yediği gerçeğini değiştirir mi ? Elbette değiştirmez komik olmayın. Her şey müthiş çekimler ya da egzantirik açılar değildir. Sinemada şiirsellik ve ruh da önemlidir. Inarutu sanat eleştirmenlerini yerden yere vurduğu filminde popüler kültürü de yerle bir ediyor.(İçerisinde yapılan Iron Man ve tüketim toplumunu eleştireyim derken tüketim toplumunun en sevdiği film olan Fight Club göndermeleri) Peki Oscar gibi popüler kültüre yön veren bir törende (ki geçen sene yapılanında Ellen'in fotoğraf çekim metodu selfienin acıları dahi halen sürüyor) neden böyle bir işle bana göre en önemli ödüllerden 2 sini birden alabildi ? Oscar artık bir değişim istiyor. Filmler de bu noktada değişiyor zaten. Artık ana akım filmler yerine çok farklı dinamiklere sahip filmler izledik bu dönem. Bu gerçekten benim garibime gidiyor. Dersu Uzala'nın ödül alması gibi bir şey bu ama bu kez siyasal ılımlılaşma politikaları yok. Hatta bizzat kendi yönetmenlerinin yaptığı egzantirik işlerine paylaştırıyorlar ödüllerini. Bu çok farklı bir şey bence. Her neyse, Birdman'i yerden yere vurup filmle küfre yakın bahsedilen eleştirmenlerden olamam. Filmde sanatçı olamayanların eleştirmen olduğu gibi bir tema da işlenerek zaten tüm eleştirmenlerin filmi eleştirme hakları ellerinden alınmış :) işte ben buna farklılık derim. Hem en iyi yönetmen ödülünü hem de en iyi film ödülünü vererek bizi yine şaşırttı Oscar. Ama en iyi görüntü yönetmenliğini bu filmin alması şaşılacak bir şey değil. Gayet iyi iş çıkarmış görüntü yönetmeni zaten. Tebrik ediyoruz.


     Verimli bir ödül sezonu muydu bilmiyorum , çünkü Boyhood'a olan sebepsiz bağlılığım objektif bakmamı engelliyor. Şu anda yaşadığım hayatta gerçekleşen bir takım olaylar da beni etkiledi. Yani çok tarafsız yorumlarda bulunamadım. Hatta önemli dalların hemen hiçbirinde tutturamadım ama kim tutturabildi ki zaten ?  Nice Oscarlara hadi bakalım daha neler izleyeceğiz...

Asr-ı İlim Dergisi Yazarları Tanıtım Filmi



Öncelikle bizleri takip eden 10 binlere teşekkürü bir borç biliyoruz. Şimdiye kadar Asr-ı İlim yazarları olarak gizliliğimizi koruduk ama artık gizlendiğimiz yerden çıkıyoruz...



BU BİR YENİ YIL YAZISIDIR

     Selamlar sevgiler değerli tüm okurlar, tüm arkadaşlar ve güzide internet dergimizin çalışanları. 'Süper bir yıl geçirdik, her şey harika geçti' diyenimiz var mı içimizde ? Yoktur umarım çünkü varsa onu çok fena kıskanırım. 2014 yılı umutlarla başlamıştı. Yeni yıllar bizim coğrafyada pek takılmaz ama umutlarla başlar yine de, yani yeni yıl eğlenceleri öyle çok yoğun gerçekleştirilmez. Bunun sebebi zaten acılarla dolu bir coğrafyamızın olmasıdır, buralarda hiçbir şey yolunda gitmez. Yıllardır da böyledir. Ha yine eğlenenler vardır, eğlenmek isteyenler vardır. Kendi adıma ben herkesin özgür olduğunu düşünürüm. Dileyen dilediği şeyi kutlayabilir , fakat çevreyi rahatsız etmemek en büyük hassasiyet olmalı. Bir de eğer kafanıza 'Noel Baba' şapkası takıp kutlama yapacaksanız en azından o şapkaları üreten, günlerce kıpkırmızı kimyasal boyalarla çalışan Çinli işçileri de düşünün. Onlar gerçekten eğlenmiyorlar bu işi yaparken, fotoğraflarını gördüm ( üstelik saçları da boya olmasın diye onlar da takıyor Noel Baba şapkası) Yok Noel Baba'yla bir sorunum yok. Neden olsun ki zaten ? Bana ait bir kültürün parçası değil, kesinlikle eğlenceli bir kültürün parçası bak ona bir şey demiyorum.
     Her neyse, bu sene de dünya üzerinde korkunç olaylar, insan ve doğa katliamları gerçekleşti. Tabi biz bunlara önceki senelerden alışık olduğumuzdan yine korktuk ama çok etkilenmedik. Bu sene de ırkçılık ölmedi, bu sene de yaşadı. Çok uzun süredir yaşıyor artık ölmeli. Bu sene de savaşlar durmadı. Bu sene de insanlar sırf tuttuğu takım için, sırf tuttuğu siyasi parti için birbirini kırdı geçirdi, hatta öldürdü kimi zaman. Lanet olsun bebeğim. Geleceği avuçlarının içine almış olan insanoğlunun beceriksizliğinin şerefine bu gün suyumu içeceğim. Geçmişin hayaletini de bir başka bardak suyla yad edeceğim. İğrendiğim insanoğluna ve onun bozulmuş her parçasına bugün tekrardan lanet edeceğim.Yeni yıl demek ? Bakın yanlış anlaşılmasın, yeni yıl eğlencesi yapanlara özel olarak bir mesaj falan vermiyorum, içip kimseyi rahatsız etmeden dağıtın , hoplayıp zıplayın saatlerce. Ama ne olursunuz bana da anlatın ne buluyorsunuz bu kadar eğlenecek sırf yeni yıl için ? Yine işbu iğrenç şeylerin yaşanacağı bir yıl için neden bu kadar heveslisiniz ? Neden bu kadar mutlusunuz ?  Ne olursunuz bana da anlatın.
     Aşk var tabi bir de . Yeni yıla yine aşk ümitlerimizle giriyoruz. Mazlow'un Hiyerarşisi tabi psikolojiyle ilgilenenler bilir. Karnımız doyunca, giyinip bir de barınacak bir yer bulduğumuzda ilk arayışına geçtiğimiz şey karşı cinsten birileri. Herkes içinde az ya da çok hisseder bir karşı cinsin eksikliğini (tabi ki br modern zaman keşişi ya da kendini adamış bir idealist değilseniz). Ama hiçbir şeye güvenin kalmadığı bu zavallı dünyamızda böylesine bir şeye tutunmak çok tehlikeli... Bu konuyla ilgili yeni yıl mesajım ve tavsiyem de -ki kelin ilacı olsa başına sürermiş dimi- kesinlikle ön yargı sahibi, derinlemesine düşünmeyen bir insanla beraber olmayın.Hele ona bağlanayım sakın demeyin, sonra ühü ühü.
     Ve zavallı hayatlarımızda en sağlam yoldaşlarımız, ailelerimiz. Onları üzerek bir yılı daha geçirdik. İstemeden üzdünüz siz de biliyorum. Evet bu da her yılın rutinidir değişmez. Bizim için hep en iyisini düşünmelerinden sebep onlarla çokça atışıyoruz tartışıyoruz ve bunu sürdürmeye de devam edecez. O halde neden mi bu konuya girdim, en azından tartışmaların sonunda açık bir kapı bırakın diye. Aksi taktirde çok çok üzülebiliriz. Onları çok seviyoruz, şüphesiz onlar da bizi çok seviyor (çoğu zaman). Bu kadar sevgi akışını boşa heba etmeyelim. Efendi olalım.
     2014'de sinemaya da gelelim madem. Bu sene yine 50-60 ların Fransız Yeni Dalgası'nı, İtalyan Yeni Gerçekçiliği'ni göremedik tabiki. Zaten hiçbir zaman göremeyecez ki... Bilim kurgu açısından şöyle böyleydi. Hobbit 3 lemesinin ve muhtemelen Jackson'un son filmini izledik. Interstaller'ı izledik, Ama Müzeyyen'i izledik falan filan. Fantastik ve bilim kurgu açısından şöyle böyleydi. Nuri Bilge'nin Kış Uykusu'nu izleyemedik çünkü güzide avm sinemalarımız değersiz olduğunu düşündü. Olsun öyle düşünmeye devam etsinler...
     2014 yılı yazında çok güzel günler geçirdik. Bu elektronik dergiyi kurduk. Bunun için en başta Editör'den başlayarak bu dergi içeriğindeki en ufak bir satırı okuyan kimseye kadar herkese çok teşekkür ediyorum, teşekkür ediyorum çünkü bu fırsatı bize sunuyor . Yazmaktan uzaklaştığım günlerde dahi 'ulan dergi vardı' diye beni yazmaya motive etmese de içimi rahatsız edip bana bir sorumluluk yüklediyse bu kalkışma, tamamdır diyorum bir şeyler bir yerlere gelebilmiş demekki. Çok teşekkürler dostum, dostlarım, yazar arkadaşlarım.
     Ve yaklaşık 1 haftadır konuştuğum(öncesinde de konuşmuşluğum vardı fakat cesaret ederek değildi) kimse. Ne yapmaya çalışıyorsun bilmiyorum, duygularımın,her şeyin farkında olduğunu da biliyorum. Ama ısrarla net olmama yolundasın. Sürekli teşekkür ediyorsun, yahu teşekkür nedir ? Minnet belirtmek ya da kibarca reddetmek için kullanılır. sen ne demek istiyorsun bana onu açıkça desene ? Ya da deme, senle konuştuğum sürece her şey iyi her şey daha güzel, bunu yüzüne söylesem iyi kötü bir cevap alırım sanırım ama işte ona da benim cesaretim yok maalesef...
     Ve şu anda yaşadığım şehir ( ismini vermeyecem merak edin Mevlana var), Sivas, Kayseri ... Anadolu'nun en yoğun tarihinin aktığı , maalesef Anadolu insanının eskiye nazaran paylaşmayı ne kadar unuttuğunu gördüğümüz , gözlemlediğimiz şehirler. (bilmiyorum Dışarıda bir Tarihçi var o ne der bu konuda ama) Sizlere de aşk olsun bizi sıkıntıya sokuyorsunuz.
     Her şeye rağmen elimizden geldiğince devam edecez dimi ? Canım sıkılınca arayacağım insanlar halen daha var  ( bu derginin editörü de dahil, sıkı dostum olur o yüzden bu kadar kafama göreyim ha ;) ) mimar arkadaşım bile var o derece. Devam etmeliyiz çünkü bazen sadece devam etmemiz gerekir. Allah güzel bir yıl nasip etsin diyelim , güzellikler mutluluklarla dolu bir yıl olmayacak hatta ırkçılık bu yıl da bitmeyecek ama ne yapalım. Hayat zor zaten , kim kolay dedi ki. Hatta kim her şeyin güzel gitmesi gerektiğini söyledi ki ?
     Her şey mümkün
     Bu kadar insan yaşarken her şey mümkün
     Bana bir çift dürbün

     En azından biri ışıklarımı söndürsün...

                                                                                                                ANAYURT OTELİNİN AYLAK ADAMI

ZOO, aşktan söz etmiyorum...


Star Trek efsane serisini bilenler bilir. Benim için en çarpıcı sahnelerinden birisi tam olarak hatırlamadığım bir bölümünde (Orgins'in 1. sezonu yada 2. sezonu olsa gerek) , yine yanılmıyorsam Teğmen Uhura ( Ya da Yazıcı Janice de olabilir) ve Mr. Spock arasında geçen efsane diyalogtur:
-Teğmen Uhura ( Ya da Yazıcı Janice) , uzay gemisi kaptanlarının neden asla evlenmediğini hiç merak ettiniz mi ?
-Neden Mr. Spock ?
-Çünkü onlar zaten gemileriyle evlidirler...
Etrafta tonla değişken varken odaklanmak zor bir şeylere. Ben de odaklanma sıkıntısı yaşıyorum. Odaklanma sıkıntısı yaşayan bir sürü de kişi tanıyorum. Bir amaç uğruna yaşamak, işte bu odak isteyen bir konu. Şimdi bir amaç uğruna yaşamalı mıyız ? Yalnızca tek bir amaç ? Bu derinlemesine incelenmesi gereken şahane bir konu. Ama asla bir cevap bulamayabiliriz. Çünkü hayatlarını gerçekten belli bir amaç uğruna, ona tamamen odaklanarak geçiren insanlar var, söyleyeceğimiz en ufak olumsuz sözcük, onların yaşamlarına ya da kutsallarına hakaret gibi olur. Düşünsenize Enterprise'ın kaptanı J. Kirk'e gidip diyorsunuz ki 'Kaptan, yıllarını bir halt olmayacak insanlık uğruna derin uzayda savaşarak geçirdin, boşa uğraştın, insanlık öldü' !?! Kesinlikle hiddetli bir yanıt alacağınız kesin, hatta belki ışın Fazer'ı ile düdükleyebilir kim bilir...
Şakası bir tarafa benim de bir odağım vardı eskiden. Eskiden dediysem birkaç yıl. Sinemayı hep çok sevdim, çok kez tek başıma gittim (başkalarıyla gittiğim de oldu tabi, cinsiyet olarak hem
 kız hem erkek , birçok kez gittim fakat kesinlikle o hazzı alamadım, tek başımayken aldığım hazzı) ve büyük mutluluklar yaşadım. Karakterlerle hüzünlenip güldüğüm oldu. Sonra fark ettim ki sinema benim için önemli bir noktada. En tabiki ki hemen hayatımın merkezine koydum. Ön yargılarımı kırdım ve birçok şey öğrendim. Gombrich , Sanatın Öyküsü'nde der ki : ' İnsanoğlunun ihtiyaçları karşısında ortaya çıkan ürün ve durumlar sanatla ilişkilendirilemez' ... E Gombrich'i reddecek cesaretim ve haddim de olmadığından - ki bilmeyenler için Ernst Gombrich ben de dahil hemen her sanat severin sevip saydığı büyük bir sanat tarihçisidir-  onun sözleriyle yoluma devam etmeye çalıştım ve olmadı. Bir sanatçı olmam pek mümkün olmasa da en azından uzaktan ilgilenmek gibi bir şansım var, bu da iyidir olsun.
Sizin de vardır kesinlikle içinizde bir ukde. 'Ben aslında şuna hayatımı adamak isterdim' diyeceğiniz bir şey kesinlikle vardır. Hatta mutsuzluklarınız varsa ya da umutsuzluklarınız eminim ki bu olamadığınız, olamayacağınız 'şey'le ilintilidir kesinlikle . Kimin yok ki ? Ama bir taraftan odak problemleri yaşıyoruz , bir şeylere sıkıca bağlanıp yaşamamız gerekiyor ?  Ne yapacaz şimdi ? Sizi bilmem ama ben film seyrediyorum, isterseniz deneyin sizde belki huzur bulursunuz.
Ah Şklovski'yi bileniniz vardır belki. 'Zoo, Aşktan Söz Etmeyen Mektuplar'ı vardır hani onun . Orda çok güzel bir 'hayal kırıklığı' metaforuna rastlamıştım yazın okurken. Anlatayım mevzuyu, Şklovski sürgündedir Almanya'da .  ' Biz bir hayli kitap yayımlıyorduk' diye girer anlatmaya. Sonra 'biz' sözcüğünü açıklamak için bir de olayı anlatır. Orda anladığımız kadarıyla bir de kız arkadaş edinir, yalnız duygularının karşılıksız olması muhtemeldir. Zira kadın, Şklovski'ye telefon eder bir gün, Şklovski ona evde olduğunu söyler, kadın da cevaben ona 'Biz de tiyatroya gideceğiz' der. Sonrasında Şklovski -bana göre-  en çarpıcı ve güzel açılımını yapar;  'Biz kim, ben hastayım?' der. Kadın cevaben güler  ' Yanlış anladın , biz ben ve bir başka ''erkek'' demek'. Sonrasında Şklovski'nin efsane çıkarımı:
'Rusya'da BİZ çok daha sağlam temellere dayanır'...
Bizim gibi küçük insanlar için ne hikaye ama ? Bu arada küçük insan dediğime kızmayın , sıradanlığımızı kast ettim. Gogol da öyle diyordu , bana kızacaksanız ona da kızın, tabi cesaretiniz varsa :) Hep kaybettiğimize inandırmışız kendimizi. Bakın bir küçük -sıradan- insan daha göstereyim sizlere. Hem de hiç ummadığınız birisi belki ama satırlarından kavrarsınız meseleyi;
Seviyordum sizi ve bu aşk belki
İçimde sönmedi bütünüyle.
Fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
İstemem üzülmenizi hiçbir şeyle.
Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi.
Bazen çekingenlik, bazen kıskançlıkla üzgün.
Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
Dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.
Evet, bu satırların sahibi Puşkin'dir. Şaka değil hakikaten onun şiiridir. Tarzıyla onlarca şaire önderlik eden bir ustanın elinden çıkmadır bu satırlar. Çok da şaşırmamalı. Çünkü küçük insanı bu kadar güzel, bu kadar açık işleyen başka kim var ki ? Sürreal tablolar beklemeyin, bildiğiniz budur, bir anlam arayacaksanız kelimelerde arayın doğrudan ama tekrar ediyorum burda sürreal bir içerik yotur ( her ne kadar sürrealizm aşığı da olsam yok, hakikaten yok).
Kısa bir mola vermiştim,  geçenlerde yazmıştım onu da. Ben molaları çok severim. Şu ara veremiyorum, ilerde de zor gibi. En azından Şubat'a kadar. Mola veremeyince kafamın nasıl allak bullak olduğunu da sanırım en iyi okuyanlar bilir. Sizin de öyle oluyor mu ? Oluyorsa yalnız değilsiniz bilin istedim. En sağlam dostlarım fantastik ve bilim-kurgu edebiyatı karakterleri oluyor bu aralar. 'Uzay Elbisem'le Yolculuğa Hazırım'a yeniden göz gezdirdim yani o derece :) Sosyal medyada denk geldiğim parti videolarını izliyorum, yeni jenerasyon yaşı 20 lerde olan genç şarkıcıların kliplerini seyrediyorum, 'belki' diyorum , 'belki birkaç saniyeliğine onlar gibi hissedebilirim' diyorum. Ama olmuyor. Bize çok tabi. Ulan maden burdan girdik biraz da ana akım kültürü konuşalım. Sertap Erener ve Demir Demirkan ayrılmış sanırım, tüh yazık olmuş. Politika savaş savaş  savaş(dahasıda var da neyse). Selena Gomez hoş hatunmuş harbiden yeni görüyorum gülmeyin.  Grup Vitamin'in 'İSMAİL' efsanesini klibi bulunmuş-ayrıca Ata Demirer oynuyor ve şortlu -(link aşşağıda verilecektir), o değil Gökhan Semiz'i de çok özledik be. Bir İlhan İrem vardı ne oldu ona ? Ben halen dinlerim ama. Ayrıca bir bomba da Orlando Bloom ve Ian McKellen öpüşmüş galada. Bir de Ed Seeran'ın Lego Hause'u hakikaten sağlammış.
Bir değişim rüzgarı estirmeye çalışıyorum ya , hadi hayırlısı...
 Anayurt Oteli'nin Aylak Adam'ı bildirdi. Her gün daha da umutsuz, her gün daha da mutsuz ve tabiki sizin için her gün daha depresif...

Sandığından daha da adil olmayan bir delilik hali hayat
İlaç kutularından prospektüs olmadan kafaya dikilen tablet tadında
Yatıştım şimdi eskimiş bir ranzanın ikinci katında...
(Ranzada yatmasam da yurt odalarına ithafen...)

Eser sahibi- Ağaçkakan

Grup Vitamin-İsmail;Grup Vitamin-İsmail

Deli Günlere Az Mola

Fotoğraf: Aftab Uzzaman


     Günler günleri kovaladı geçen günlerde. Yeniden üniversiteye başladım, bu kez istemediğim bir yerde istemediğim bir bölümde istemediğim bir şekilde. İstediğim gibi giden çok az şey var. Nedendir bilmem ama böyle kuralına uygun , fakat benim istemediğim gibi olunca hiç hoşuma gitmiyor. Gittiğim şehrin de hiç hoşuna gitmemiş olacak ki belki de Türkiye'nin en az yağmur yağan kentine günlerce yağmur yağdı, belki de sırf bot ve  yağmurluk götürmediğim için oldu bu. Şöyle son birkaç seneme bakıyorum da hep söylenmişim, hep bahaneler bulmuşum, hatta az önce de yaptım bir şeyler gördüğünüz gibi. Fakat hep hareket halindeyim hiç boş vaktim yok gibi bir şey. Böyle olması bir nebze iyi oluyor, yorucu oluyor ama yurttaki 5 kişilik odamda yatağa uzanıp kendimle başbaşa kaldığım süreler dışında gayet de derinlemesine düşünmeye fırsatım olmuyor, böylece birçok şeyi büyütememiş oluyorum, güzel...

     Ama bir mola verdim geçen 20 günün ardından, şimdi bol bol düşünmeye vaktim oldu, bakınca vaziyetler karma karışık, bir gram ilerleme yok yine bende. Her şeyi yine büyütüyorum , yine her şeye sinirleniyorum.  Zaruretten tahsilim öğretmenlik üzerine ya ,bu da ayrıca üzüyor beni. Ha bunlar şımarıkça dökülen satırlar değildir, daha neler neler var şu evrende biliyorum, durumlardan haberdarım. Major, minor birçok yayın organını takipteyim,  yani böyle lümpen gibi falan takılmıyorum. Ama işte insan için en önemli gelen kendi yaşadığı oluyor ya, o yüzden. Tanımadığınız bir şehirde sokakları tek başınıza dolaşıyorsanız eğer bir nebze şanslısınız demektir kanımca.

     Bir de korkuyorum insanlarından o şehrin , çok sıkıntılılar gibi. Kapalılar , biraz da soğuklar. Şehirde öğrencilerin çokça olduğu mahallede işler gayet güzel ilerliyor. Fakat benim devam ettiğim fakülte o noktalara çokça uzak , bu da başka bir can sıkıntısı. İnce montum ve converse ayakkabılarımla yağmurda dolaşmaya devam ediyorum. Kocaman şehrin onlarca çarşısı içerisinde, ortalarda bir çarşısı var ki , kocaman somurtan bir surattaki tebessüm ihtimali gibi. İçerisi kitapçılarla dolu, fakat hemen her kitapçı kendine has. Tam bir karmaşa ortamı gibi görünebilir uzaktan, fakat içerisi mimari anlamda (ki buna mimar olan arkadaş karar verse daha mantıklı ama ben de naçizane böyle düşünüyorum) da , içerin anlamında da hayet hoş geldi nedense bana. İsim vermeyeceğim, çünkü isim verince yazdıklarımın büyüsü bozuluyormuş gibi hissediyorum hep, beni tanıyorsanız zaten biliyorsunuz, tanımıyorsanız da anlamaya çalışıyorsunuz. Çok daha kullanışlı böylesi yani.

     Her neyse Nevşehir'de yağmur yağmaya devam ediyor ne güzel, ben de yazmayı sürdüreyim o halde . Böyle pencereden de hareli bir görüntü var. Lan ne güzel yağıyor yağmur bu şehre hayret. Doğa olayları çok garibime gitmeye başladı şu günlerde, acayip anlamlar taşıyor bence. Mesela hemen herkesin hayatında doğru gitmeyen şeyler var, hatta bazısının hayatında doğru giden çok az şey var. Fakat doğa bundan tamamen bağımsız işliyor, ilerliyor. Yani mutluyuz diye yağmur yağmamazlık etmiyor, hayatımız berbat oldu diye güneş ortaya çıkmıyor. Bizden tamamen bağımsız şeyler yani, bu çok garibime gidiyor. Devinim durmaksızın sürüyor. Hariçten Gazelciler'i çok sık dinler oldum, 90 ları da çok özledim sanırım. Sabahları yurdun kafeteryasında , yarı uyuklar vaziyette ettiğim kahvaltıları da özlermiyim gelecekte ? Emin değilim. Geleceğe dair düş kurmalık bir durumum da kalmadı sanırım. Çünkü fakülte çıkışı ulaşabileceğim en üst nokta zaten belirlenmiş. Hep bir şeyler belirlenmiş ya bizim hayatımızda. Behzo diyordu ya 'gideceğimiz okullar belli, yapacağımız işler belli o zaman niye yaşıyoruz' diye ...

     Bir de dostla sık görüştüm bu mola sürecinde. bir yüksekokul bitirdi, şu ara bir işte çalışıyor. 4 yıllığa tamamlamayla ilgili planları var ama parası yok, o yüzden bir süre daha ekmek kavgasını sürdüreceğe benziyor. Ama insan sorgulamadan edemiyor, yanı başımızda böyle bir dert sürerken hatta daha çetrefillileri de varken biz neye söyleniyoruz  ? Böyle diyebilirsiniz ama hemen hemen aynı noktaya çıkıyor derinleme bakıştansa biraz daha yüzeysel bakarsak. Temelinde hemen hiç kimse istediği işleri yapamıyor, istediği bölümü okuyamıyor , yaşayamıyor vs vs. Eğitim bilimleri hocasının dediği gibi ben de diyim o halde , 'sizi alıkoyan ne' ?Hiçbir şey değil, ya da bir sürü şey. İlk anda aklınıza gelmez belki, ama sonradan dökülür : aile, maddi gelecek, aile sahibi olduktan sonraki refah(kimi zaman kendi ailenizin maddi refahı vs. ) Evet , durumlar genel olarak bunlar, cevaplarınız da bu yönde diye tahmin ediyorum. Fakat dikkat ederseniz hemen hiçbirinde doğrudan sizle alakalı bir şeyler yok. Yani bizler çevresel durumların kölesi miyiz ? Bu kadar basit mi ? Hayır hocam üzgünüm. Ben de bu sebeplerden birinden ötürü okuduğum okulumu bırakıp daha 'somut' bir bölüme yerleşme ihtiyacı duydum, kişisel gelişimle ilgili tonla materyal tükettim bir ara, konferanslara da katıldığım oldu. Buradan hareketle şunu diyebiliyorum , yok iş çıkmaz vakti zamanında sokak gören bize. Yaşadıklarımızla orda anlatılan, o güne dek yaşamamız gerekip de aslında yaşanmayan hayatı biz zaten hiç yaşamadık, o yüzden angaryadan öte değil bizler için kişisel gelişim.

     Her mola gibi bunun da bir sonu var işte maalesef, istemediğim işlere geri döneceğim  birkaç  güne, ha farklı bir yerde farklı bir şekilde olsaydım belki de yine söyleniyor olacaktım, içerik az daha farklı olacaktı. Gittiğim şehirde yine elimden geldiğince dolaşacağım sokakları , balıkçı yaka bir kazakla ya da balıkçı yaka olmayan bir kazakla, ya da kazaksız işte ne fark eder? Böyle şeylere takılıyorum düşünsenize. Ama artık tek gezmek istiyorum sanırım. Umarım anlıyorsunuzdur yazdıklarımı, bir ızdırabım olduğunu kestirmişsinizdir , yazdıklarımın birden çok anlamı olduğunu da ama tam kestirememişsinizdir muhtemelen. O da benim yeteneksizliğimdir, tarihe not düşülsün.

     Son  olarak şu ara çokça dinlediğim bir dinletiden (Hariçten Gazelciler'e ait, telifte sıkıntı olmasın sonra) satırları paylaşmak istiyorum, evet biraz klişe bir hareket de , ulan klişe diye hiçbir şey yapamaz olduk idare edin işte.

Korkuyorum ölesiye sığındığım şu siperde                                                                                                Savaş bitmiş benim için, mermi bunu nerden bilsin ?
                                            



                                                                                               ANAYURT OTELİNİN AYLAK ADAMI

İncelemeler Yazı Dizisi The Hunger Games (Açlık Oyunları) : Fantastik Bilim Kurgu Mu, Fantastik Dilim Kurgu Mu ?


Suzanne Colins'e baktığımız zaman romanın açıklamasında mitolojik kültürden ve televizyon şovlarından referansla Açlık Oyunları'nı ortaya çıkardığını yazmış. Fakat kendisi vefasızlığından olsa gerek karşılaştırdığımda korkunç benzerlikler yakaladığım büyük bilim-kurgu üstadları Cyril M. Kornbluth ve Frederic Pohl'un adlarını hiç telaffuz etmiyor. Bunu Suzanne Colins'in unutkanlığına(!) vermek de mümkün ya da dediğim gibi vefasızlığına, ya da yanlış bir şey yapmış olmanın korkusuna... Üstad Cyril'in Hukuk Gladyatör'ündeki gladyatör oyunlarının Açlık Oyunları'na doğrudan referans olduğu zaten su götürmez bir gerçek benim için. Zira ben okumalarım esnasında bunu farkettim. Suzanne Colins bir Amerikalı olmasına karşılık Amerika'nın sahip olduğu eşsiz bilim-kurgu deneyiminden ya hiç yararlanmamış ya da çok yanlış hareketler yapıp doğrudan alıntı ve referanslarla ortaya pek de çekici olmayan bir seri çıkarmıştır. Star Trek serisi gibi, Star Gate serisi gibi , 2001: The Space Odyyses gibi ve daha sayamadığımız nice güzide eserler gibi bilim-kurgu deneyimini bir kenara bırakıp boşluklarla dolu kurgusal bir distopya ortaya çıkarmak da ne demek ? Ana akım ortama sürülen bir gençlik macerasını ısrarla bilim-kurgu diye pazarlamak etik mi peki ? Bu sorular her daim cevapsız. Ve üstatarın üstadı Stephen King'in böylesine bir kitaba neden olumlu dönüşler yaptığıysa benim de kafamı kurcalamakta şu anda. Hatta bir çok insan (ben dahil) bu reklam sayesinde kitaplara ve filme ulaşma ihtiyacı duydu. Ben de arada acaba diyorum, acaba Stephen King iğneleme yaptı da farkedemedik mi ? Yani 'çok güzel kurgulanmış' derken aslında 'rezil bir kurgu' mu demek istedi ? Umarım öyledir ama sanmıyorum. Bu kurguyu yapan bir Türk yazar olsa anlayışla karşılanabilir, hatta eleştirilmez çünkü edebiyatımızda çokça öğreniği yok. Sinemamızdaysa birikimimiz Turist Ömer'le , Dünya'yı Kurtaran Adam'la sınırlı.
Şu anda Açlık Oyunları'nın 1. filminin DVD'si masamda duruyor, üzerinde güzeller güzeli Jennifer Lawrence'in resmi var. Belki de bu denli sorunlu ve eksiklerle ortaya çıkarılmış karakterlerden olan Katniss Everdeen'i Jennifer kurtardı iyi oyunculuğuyla iki filmde de. Zaten ana kararkteri oynayan oyuncular dışında çokça konuşamıyorum. Josh Hutcherson görece fena değildi, sonuçta romandaki loser, ezik hayatını ailesinin (özellikle annesinin) dayaklarıyla geçiren Peeta Mellark rolünü oynuyordu(Tabiki abisi Thor'dan zerrece feyz almamış). Ve yakışıklı orman çocuğumuz, gettolarda büyümüş, gücü kullanmayı bilen ama kalbi sevgi dolu Gale karakterimizi de Liam Hemsworth oynuyor ( ki bu adama da çok bir şey söylemek mümkün değil). Gördüğünüz üzere Jennifer dışında oyuncular zaten güçlü referansları olan , kitle sahibi oyunculardı. Zaten böylesine berbat bir kurguyu ancak yakışıklı ve güzel yüzlerle gizleyebilirsiniz. Tabi güzel ya da yakışıklı yüzler bilim-kurgu severleri değil ancak hızlıca tüketmeyi seven kitle için geçerlidir. Bizim gibi bilim-kurguya gönülden bağlı , hayatında önemli bir yer tutanlar bu tarz eserlerin esas muhattabıdır, ve böyle bir eserin sıkı bir bilim-kurgu severden tam not almasının imkanı yok. Hatta tam notu bıraktım geçer not dahi alamaz, o kadar eksiklik var ki...
Romanın kurgusal varoluşuna gelelim. Gelecek bir zamanda , Amerika'daki eyaletlerden bazılarının mıntıka ismi verilen köylere dönüştürüldüğünü görüyoruz. Kitapta bu süreç bir isyan sonrasında Capitol ismi verilen ve tamamen sapkın elitlerden oluşan(Sodom ve Gomore'den doğrudan referansla yaratılmış bir yaşantıdır Capitol) bir şehir tarafından gerçekleştirildiğini görüyoruz bu mıntıkaların. Mıntıkalar vakti zamanında Capitol'e ekonomik ve sosyal sebeplerden ötürü isyan ediyor bunu yazan Suzanne Colins. Fakat Capitol nasıl olmuş da başı çekmeye başlamış bu konuda pek bilgi verilmemiş. Sahip olduğu güçlü silahlar ve kontrol gücü evet ama sapkın elitler kitapta hiç de zeki olmayan , insani şeylerden uzaklaşmış aptal canlılar olarak tasavvur edilmiş. Hatta kötü kalpli Başkanları ve birkaç kurmayı dışında doğru düzgün düşünen kimse yok. Fakat mıntıkalarda yaşayanlar zehir gibi zekaya sahip. Çok ilginç gerçekten. Bu denli zeka farkının olduğu bir yerde 100 yıla yakın nasıl hüküm sürebilmiş bu sapkın elitler hayret. Konuya dönecek olursak bahsedilen ilk mıntıka isyanından sonra Capitol bir karara varıyor , her sene mıntıkalardan 2'şer çocuk seçip onları savaştırıyor. Böylece hem mıntıkaların arası iyi olmuyor hem de Capitol 'bak ben keyfim için senin çoluğunu çocuğunu savaştırıp öldürtüyorum' demiş oluyor. Bu noktada da anlam veremediğim bir şey var. İnsanın sahip olduğu çocuklardan daha önemli neyi olabilir ki ? Mıntıkalar 100 yıla yakın bu eziyete nasıl dayanabilir ? Mıntıkaların tamamı neden ölümüne isyana kalkışmaz hiç anlam veremiyorum. (Ne gariptir ki en sonunda Katniss'in oyunlardaki tavırları onları isyana itiyor, gülsek mi ağlasak mı bilemiyorum adamların çocukları gidiyor gıkları çıkmıyor, fakat içlerinden çıkan bir kız 2 oyuncuyla güçlü bağlar kurunca , biraz isyan kokan hareketler yapınca hemen galeyana geliyorlar , bu nasıl bir kurgudur ? ) Genel anlamda olaylar bu şekilde gelişiyor. Katniss'e kadar mıntıklardan isyan etmeyi aklına getiren yok. Zor şartlarda hayatlarını sürdürmeyi bilecek kadar zeki olan mıntıkalıların aklına bu nasıl gelmez orası da muamma. Üstelik tamamen oyunlara odaklanan mıntıklar da var, 2. ve 3. mıntıka gibi. Kurgusal mantıksızlık bitkiler konusunda usta olan mıntıkadan bir haracın zehirli bir bitki yemesi sonucu oyunlarda ölmesiyle de hat safhaya ulaşıyor, hayret.
Bu distopik geleceğe nasıl ulaşıldığı sorusu romanlar boyunca da filmler boyunca da hep aklımızın bir köşesinde kalıyor. Nükleer bir savaş olduğu ipuçları yakalanıyor ama net bir şey yok. Bir de insanların vakti zamanında demokrasiyi iyi niyetli olarak kullanmadığı söyleniyordu yanlış hatırlamıyorsam 3. kitapta. Ortada bir dünya haritası yok. Yani Amerika kıtasında bunlar olurken Asya'da ya da Avrupa'da neler olduğunu bilmiyoruz. Savaş esnasında yok mu oldular ? Yaşayan kimse kalmadı mı ? Yoksa tüm bu düzeni onlar mı inşa etti ? Bunlar bilinmiyor. Bir savaş gerçekleşmişse kullanılan silahların niteliklerini dahi biz düşünmek zorunda kalıyoruz.
Seride dikkat çeken bir diğer konu da 13. mıntıka konusu. Öğrendiğimize göre Capitol'ün diş geçiremediği bir mıntıka 13. mıntıka. Nükleer silahlara sahipler fakat onlar da Capitol'e diş geçiremiyorlar. Katniss 13. mıntıkayı incelerken bize 'demir perde' tasviri yapıyor.(Filmlerin aksine kitap Katniss'in gözünden anlatılıyor, incelemeleri ve bilgilendirmeleri o yapıyor, belki de bu yüzden bir sürü aksaklık çıkıyor, filmdeki bitkiler konusunda uzman olan 11. mıntıkadaki haraçın zehirli meyveden ölmesi saçmalığı da burdan geliyor) 13. mıntıkayı keşfeden karakterlerimizin aklının ucundan devrimle ilgili herhangi bir şey geçmiyor. Çünkü tamamının aklında kendi yaşantılarındaki aksaklıklar ve sorunlar var, ailelerini koruma güdüsü de buna ekleniyor , bu anlamda insanın içselliğinin işlenişi fena değil. 13. mıntıka demir perde olsa dahi Marx'ın devrimsel süreçleri yerine görece daha yumuşak ve özgür gerçekleşen Amerikan devrimi benzeri bir iş çıkarmaya çalışıyor. 13. mıntıkanın Capitol tarafından bu denli rahat ve gelişime açık bırakılması da yine kurgudaki sorunlardan birisi olarak karşımıza çıkıyor. Ders olsun diye insanların çocuklarını haraç olarak alan despot yönetim bir mıntıkayı tamamen başıboş nasıl bırakır çok ilginç. 13. mıntıkanın yok olduğuna dair yapılan yayınların sahteliğinin arkadan geçen bir 'kuş' ile çözümü de manidar ama fena değil kanımca. Güzel bir enstantene. 13. mıntıkadaki askeri disiplin kitapta anlatılmayan gelecek için de aynı şekilde tehlike arz ediyor. Zira serinin sonunda devrim gerçekleşiyor , 13. mıntıkanın kontrolü ele alıp demir perde Amerika'yı ortaya çıkarması işten bile değil bence.
Jennifer Lawrence'in harika kurtardığı Katniss karakteri yıllar önce kaybettiği babası, sorunlu annesi ve sevgiye muhtaç kardeşi yüzünden sorunlu bir karakter. Buna rağmen benzeri durumundaki hemcinsleri gibi kendisiyle her daim birlikte olan yakışıklı , kendi gibi fakir Gale yerine görece dahi zengin olan fakat psikolojik ve fiziksel boyutta ezik bir karakter olan Peeta'yı tercih etmesi yine hayretler içerisinde bırakıyor beni. Jennifer Lawrence ilk oyundaki mükemmel oyunculuğu ile ilk iki filmi kurtardı belki ama son filmde mecburen bu saçmalık yaşanacağından nasıl olacak ben de merak etmiyor değilim, belki de bu yüzden yine gireceğim bu film için sinema salonlarına. Peeta'ysa hayatı boyunca ezilmiş bir çocuğun özgüveniyle(o nasıl oluyorsa) nasıl yaklaşır Katniss gibi kendine güvenen, zarif ve defalarca hayatını kurtarmış bir kıza hayret. Gale'se Katniss-Peeta yakınlaşması gerçekleşir gerçekleşmez yeni bir kız buluyor kendine. Yıllarca birlikte kuralları çiğneyip çitleri beraber atladığı, beraber avlandığı biricik aşkına anında bunu nasıl yapar hakikaten hayret. Katniss kendini Peeta'nın ellerin bıraktığı kitabın son cümlesine dek mantıksızlık konusunda çığır açıyor bence. Jennifer Lawrence'ın muazzam oyunculuğu yetebilecek mi bakalım bu son filmi kurtarmaya. Fakat Suzanne Colins aşk kurgusu konusunda da sınıfta kalıyor maalesef. Bizim Aşk-ı Memnu'nun devinimi bile daha güzeldi bence.
Bunca sert eleştirinin altında ısrarla mantık aramam yatıyor olabilir, bu bana gelecek kabul edilebilir bir eleştiri olur. Fakat ben Robert Heinlein geleneğini seven bir bilim-kurgu severim. Bilim-kurguda bana göre olmazsa olmaz olan mantık ve tutarlılıktır, eğer bu olmazsa yalnızca kurgu olur. Üstüne bir de kurulan evrende eksiklikler varsa 'Dilim-kurgu' olur kanımca. Art arda cümleler ve art arda sahnelerden ibaret hale gelir eserler. E tabi bu durum güzel ve başarılı oyuncularla aşılabiliyor örnekte göründüğü gibi. En azından kitapların sonuna ya da satışa sunulan DVD'lere ek olarak bir harita verilebilirdi. Çok yazık oluyor bu imkanlarla bu işlerin çıkması. Star Trekleri , Cyril Kornbluthları , Arthur Clarkları, Robert Heinleinleri ve daha nicelerini arayacağız gibi duruyor bu konuda. 'Uzay Elbisemle Yolculuğa Hazırım' gibi bir şey okuyabilecez mi acaba tekrar ? Amerikan sineması bir kez daha kanıtlıyor bize en eksikli olanı bile makyajlayıp harikaymış gibi sunabileceğini. Bunu başarmalarındaki en büyük etken kesinlikle başarılı oyuncuları.