Reklam

Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İADE-İ İTİBAR: SULTAN 2. SELİM HAN


Merhabalar sayın okurlarım ..
Bu yazıdaki konumuz Osmanlı’nın en çok eleştirilen padişahlarından biri olan Kanuni’nin şehzadesi Sultan 2. Selim Han. Sultan 2. Selim Han hakkında yalan yanlış bir sürü safsata etrafta dolanıyor ve maalesef ecdada sahip çıkmama , ecdadı kötüleme huyu bizde çok olduğundan  hemen inanıveriyoruz. Bu iddialara cevap vermeden önce tanıyalım bakalım şu çok kötü(!) Sultan Selim’i..

Sultan 2. Selim Han 28 Mayıs 1524 günü İstanbul’da doğmuştur. İstanbul’da doğan ilk şehzadedir. 16 yaşına kadar sarayda derin bir eğitimden geçirildikten sonra Konya’ya sancak beyi olarak atandı. Ardından veliaht olarak nitelendirilen şehzadelerin atandığı Manisa’ya sonra tekrar Konya’ya atandı. Kardeşlerinin ölümünden sonra ise rakipsiz kaldığı için payitahta yakın olan Kütahya’ya atandı ve padişah olana kadar orada kaldı. Alimlere ve şairlere çok önem veren bir padişahtı. İmar faaliyetleri onun döneminde adeta zirve yapmıştır. Edirne’nin incisi Selimiye Camii de onun döneminde yapılmıştır. Don-Volga kanal projeleri onun döneminde hazırlanmış ancak uygulanamamıştır. Stratejik önemi çok büyük olan Kıbrıs, onun döneminde fethedilmiştir.Babasından  14.892.000 kilometre kare olarak aldığı toprakları 15.192.000 kilometrekare olarak devretmiştir. Yani sizin anlayacağınız fetihler onun döneminde de devam etmiştir.

Ben bir tarihçi gözüyle baktığımda 2. Selim’e Osmanlı’nın garip bırakılmış padişahlarından demekten kendimi alamıyorum. Yaşadığı dönemdeki şehzade ölümleri onun üstüne yıkılmakla kalmamış , ölümüyle ilgili söylentiler korkunç boyutlara ulaşmıştır. Şehzadelik döneminde içki bağımlısı olması onu bütün hayatında böyle bir bağımlılığa sahipmiş gibi göstermelerine sebep olmuştur. 2. Selim’in manevi dünyasını aydınlatmak için şöyle bir olayı sizinle paylaşmak isterim ;
 Yer Osmanlı Divan-ı Hümayunu. Sadrazam ve paşalar Kıbrıs’a sefere çıkma konusunu tartışmaktadırlar. 2. Selim ise yukarıdaki sultan penceresinden divanı takip etmektedir. Herkes fikrini söyler ve bir karara varılır. Devlet-i Aliyye o anda bir sefere çıkmaya hazır değildir ve sefere çıkılmayacaktır. Karardan sonra padişah pencereye tıklatarak divan ahalisini yanına çağırır. Kendisini o gece Peygamber Efendimiz(s.a.v) rüyasına gelerek şereflendirmiş ve Kıbrıs’a sefere çıkılması konusunda sultana direktif vermiştir. Bunu paşalara anlattığında herkes şok olmuştur. Tekrar konuyu görüşerek Kıbrıs seferi kararı alınmış ve çıkılan seferde Kıbrıs , tahmin edilenden çok daha az bir zararla fethedilmiştir. Bugün Kıbrıs Türk yurduysa, bunu 2. Selim’e borçluyuz. Bu vatana bir çakıl taşı bile kazandırmamış insanların Selim Han’ı oturduğu yerden eleştirmesini ben anlayamıyorum. Selim Han bu insanların zoruna gidecek ne yapmış olabilir ki? Düşünmekten kendimi alamıyorum..

Ayrıca Selim Han çok tevekkül ehli bir insandı. Kendisi belkide Osmanlı tarihinin en güçlü şehzadeleriyle karşı karşıyaydı. Şehzade Mustafa ve Şehzade Bayazıt çok önemli özelliklere sahip olan önemli şehzadelerdi. Hiç kimse bu şehzadelerin arasından Selim’in tahta oturacağını beklemiyordu. Ancak o , üstüne düşeni yaptı ve sonra tevekkül etti. Diğer iki şehzade aceleciliklerinin bedelini ödedi. Kendisinin bu konu hakkında lalasına söylediği şu cümle bu konuyu oldukça net bir şekilde ortaya koymaktadır ;
“Asker Mustafa ağabeyimi ister, peder ve validemde Bayazıt’ı ister. Bizi de Allah istesin..”

Şayet dediği gibi de olacak ve Allah, İslam sancağının taşınması görevini Selim Han’ a verecekti.
Bu konuda çok sorulan sorulardan biriside tahta Şehzade Mustafa geçse daha mı iyi olurdu? sorusudur. Bana sorarsanız Şehzade Mustafa o acelecilikle tahta geçseydi Osmanlı’ya zarardan başka bir şey veremezdi. Aceleci padişah iyi değildir. Mevcut adaylar içerisinde en hayırlısı Selim’di.

İçki içtiği iddiasına gelince..
Tahta geçmeden önceki hayatı hakkında kaynaklarda bu tür şeyler yazar. Ancak keyif verici madde kullanıyordu şeklinde yazar. İçeriğini bilemiyoruz. Tahta geçtikten sonra ise tövbe etmiş , bırakmıştır. Halifelik makamını gerektiği gibi taşımıştır.

Ve o çok konuşulan ölümü..
 İddiaya göre Selim Han , haremde cariye kovalarken ayağı kaymış ve düşüp kafasını vurup ölmüştür. Gülünecek bir iddia bu. Ey oryantalistler! Size söylüyorum; yalan söyleyecekseniz bile azıcık mantıklı yalan söyleyin. Mantıklı söyleyin ki karşımızda böyle gülünç durumlara düşmeyin. Sayın okurlarım cariyenin koskoca padişahtan kaçması size de mantıklı geliyor mu? Bir cariye için en büyük hedef değil midir padişaha ulaşmak? Ayrıca bunu yazanlar hiç Topkapı’ya gitmişler mi acaba? Harem koridorlarında nasıl koşacak bu adam hiç düşünmüşler mi acaba?
 Hadisenin doğrusu ise şudur; 2. Selim döneminde haremde büyük bir yangın çıkmış ve harem epey bir hasar almıştı. Hemen gerekli tamir işlmelerine başlanmıştı ve tamir işlemlerinde sona doğru gelinmişti.Selim Han ise tamir işlemlerini yerinde tetkik için tamiratın yapıldığı yere gitmişti. Zaten hastalıklarla boğuşan sultanın tansiyonu düşmüş ve olduğu yere yığılıp kafasını mermere vurmuştu. Bu sebepten ötürü beyin kanaması geçirmiş ve aramızdan ayrılmıştı Sultan 2. Selim Han.. Mekanı cennet olsun.

Bu yazılık benden bu kadar.. Sağlıcakla kalın, bizi okumaya devam edin..

DIŞARIDAKİ TARİHÇİ


ESİR KAMPINDA GÖNÜL İNSANLARI

Aşk denilen şey , insanı bazen hiç beklemediği anlarda yakalar. Arsızdır. Kovulsada gitmez. Nerede durması gerektiğini bilmez. Bazen insanı öyle bir ele geçirir ki , insan kendi hayatını hiçe sayar. Tıpkı az sonra anlatacağım esir aşıklar gibi.. Şimdiden keyifli okumalar..

Horace Greasley , SS kumandanı Heinrich Himmler'in karşısında
Horace Greasley İkinci Dünya Savaşı’nda bir İngiliz askeriydi. Asıl mesleği berberlik olan Horace, gözü pek, hazır cevap, cesur , zeki bir askerdi. Bir gün İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar’a karşı savaşan her askerin başına gelebilecek o korkunç şey oldu ve Almanlar’a esir düştü. Ancak Horace rahat tavırlarından ödün vermedi. Esir kampında bu tavırları herkesin (özelliklede Alman askerlerin) dikkatini çekmişti. Asıl mesleği berberlik olduğu için kuytu köşelerde Alman askerleri bile saçlarını kestiriyorlardı.Esirliğin ilk ayları kolay geçiyordu onun için. Ancak kış geliyordu ve esirler için özellikle kış çok zor geçer: Eksi 40 dereceye yaklaşan dondurucu havada verdiği yaşam kavgasını kazanacaktı Horace. Ancak o kış, bütün kampta salgın hastalıklar baş gösterecekti. Bundan en yakın arkadaşı George da payını alacaktı. George , Alman olmasına rağmen babasının gaddarlığı yüzünden o kamptaydı ve Horace ‘ nin dertleşebildiği konuşup anlaşabildiği tek kişiydi. Onun ölümü Horaca’yi çok etkiledi ve Horace derin buhranlara girdi. Sık sık kamptan kaçıp ormana gidiyor , ufak bir gezintiden sonra tekrar kampa dönüyordu. Onu tanıyan Alman askerleri de gezintiye çıkmasına ses çıkarmıyordu. Horace’nin hayatını baştan aşağı değiştiren olay ise “For Eight” isimli esir kampına maden ocağında çalıştırılmak üzere gönderilmesiydi. Hayatın bütün zorluklarını orada tadacaktı. Ancak hiç beklemediği bir güzellikte onu bekliyordu.
Rosa
   Yine bir gün madenden dönerken kampın girişinde siyah saçlarını yukarıdan toplamış,botları ve kıyafetleriyle tam bir savaşçıyı andıran, yeşil gözlü bayan, Horace’nin dikkatini çekmişti. Böyle bir duyguyla uzun zamandır baş başa kalmadığı için afallamıştı. Önce bu bayanı kampın görevlilerinden biri sanmıştı ancak daha sonra onun da esir olduğunu fark etmişti. O gece kampta bu yeşil gözlü bayanı aramak için dolaşmaya çıkar. Bir ağacın arkasındayken ileride bir gölge görür. Saklanmaya başlar. Ancak bir süre sonra elleri ve bacakları titremeye başlar. Çünkü bu gördüğü gölge , o yeşil gözlü bayana aittir. O bayanla tanışmayı başarmış ve konuşmaya başlamışlardı. Horace, bu bayana kendi dilinde “gül” manasına gelen Rose ismini takmıştı. Rose ve Horace artık hergün bir önceki günden daha fazla görüşmeye başlamışlardı. Horace , o kampta Rose’un Yahudi kökenli olduğunu bilen tek kişiydi. Ancak Horace için bu hiç sorun oluşturmadı çünkü tam anlamıyla bir aşıktı artık. Horace bazen kamptan kaçar , birkaç saat sonra erzak toplamış halde geri dönerdi. Rose’un iyi beslenmesini sağlamak istiyordu. Hatta kampta parça toplayarak beklide bir esir kampında yapılabilecek en zor şeye imza attılar ve birlikte bir radyo yaptılar. Esirlerin, savaşın gidişatından haberdar olabilecekleri bir radyoları vardı artık. Bütün bu yaşanılanlara karşın Horace “aşk mı özgürlük mü” ikileminde kalmıştır. Yaklaşık 200 defa kamptan kaçmayı başarmış ancak gönlü Rose’u orda bırakmaya razı olmadığı için tekrar geri dönmüştür.
    Savaş biter ve Horace zorunlu olarak İngiltere’ye döner. Ailesi savaştan sağ çıkmıştır. Ailesine bu konuyu açar ve Rose ile evlenmek istediğini söyler. Ancak babası şiddetle karşı çıkar. Babası Rose’un Alman olmasından dolayı bu evliliğe izin vermiyordu. Almanlar bütün Avrupa’yı kana bulamış ayrıca İngiltere’yi yerle bir etmişlerdi. Ayrıca oğlunun hayatı 5 sene boyunca esir kamplarında geçmişti. Bunlar , bir babanın Almanlar’dan nefret etmesi için yeterli sebeplerdir. Bunun üzerine Horace Almanya’ya gitmek ister. Ancak savaş yeni bitmiştir ve ortalık henüz durulmamıştır. Yolar da pek güvenli değildir. Çaresizce mektup yazmaya koyulur. Rose ise bu arada Amerikan askerleri tarafından Berlin’e getirilmiştir. Horace bütün duygularını satırlara döküyordu. İkisinin en büyük hayali olan Yeni Zelanda’ya yerleşip orada yaşamayı her mektubunda dile getiriyordu. İkisinin de en büyük hayali budur ve bu hayali yaşayacaklarına yürekten inanmaktadırlar. Her mektuplarında aşk,sevgi,özlem ve gözyaşı vardır. Ancak bir gün olur Rose ‘dan mektuplar kesilir. Artık Horace mektuplarına cevap alamaz olur. Bir gün Almanya’dan bir mektup gönderilir Horace ‘ a. Mektupta başka birinin el yazısı vardır.Mektupta şunlar yazmaktadır;

“Sayın Bay Greasley, Üzülerek belirtmek isterim ki sevgili arkadaşım Rosa Raucbach 1945 yılının Aralık ayında vefat etmiştir. Rosa bebeğini doğurduktan iki saat sonra öldü. Jakub adını verdiği oğlu da ondan hemen sonra can verdi. …Böyle kötü bir haber verdiğim için çok üzgünüm./ Margit Rosch”

Horace’ın dünyası başına yıkılır. Ve tarihin gördüğü en çaresiz aşklardan biri daha bu şekilde bitmiş olur.. Horace’ı ise daha uzun bir yaşam beklemektedir. 2010 yılında ölmüştür. Bu arada kendi aşkını anlattığı “Kuşlar Cehennemde Şarkı Söyler Mi?” isimli bir kitap yazmıştır.



                                                                                            DIŞARIDAKİ TARİHÇİ

10 EFSANE KOMUTAN

     Tarih; acılarla, savaşlarla, zaferlerle, gözyaşlarıyla doludur. Kimi komutan kendisine bahşedilen gücü iyi kullanıp zafere ulaşmıştır kimi ise düşmanından daha güçlü olmasına rağmen yenilgi şerbetini içmiştir. Kazanılan her zafer , komutanını daha büyük yapmış ve tarihte unutulmaz komutanlar arasına sokmuştur. Şimdi size bu komutanlardan en etkileyici olan 10 tanesini anlatmaya çalışacağım. Yalnız şunu belirtmek isterim ki bu herhangi bir sıralama değildir. Tarihteki en iyi 10 komutan arasında sıralama yapmak hem tarih bilimine hem de bu komutanlara yapılmış büyük bir ayıp olabilir ancak.

10)SELAHADDİN EYYUBİ

Selahaddin Eyyubi’ye gülmeyen komutan da diyebiliriz. Kendisi Kudüs geri alınana dek gülmenin kendine haram olduğunu düşünecek kadar davasına ve dinine bağlı büyük bir komutandır. Nitekim Hıttin Savaşı ile gayesine ulaşmış ve kendisini muzaffer komutanlar listesine eklemiştir. Şu sözü ile ünlüdür ;

“Bizim görevimiz Allah’ın adı yüce olsun diye düşmanlarımızla sonuna kadar savaşmaktır.”


9) MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Şu anki Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu bu büyük komutan Çanakkale Savaşı ile adını dünyaya ezberletmiştir. Sonrasında Türk Kurtuluş Savaşı’na komuta eden Mustafa Kemal, bu savaştan muzaffer komutan olarak çıkmış ve adını tarihin altın sayfalarına eklemiştir. En ünlü sözü ise şudur ;

 “Size ölmeyi emrediyorum!”


8) KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

Avrupalılar’ın deyimiyle Muhteşem Süleyman.. Pek az kişiye nasip olabilecek kuvvetli bir ordu ve şaşalı bir yaşam. Onu efsane yapan savaş ise en büyük rakibini sadece 2 saat içinde yok ettiği Mohaç Meydan Muharebesi’dir. Karşısına çıkan kara ordularının korktuğu , savaşmaktan kaçtığı büyük bir hükümdardır. En ünlü sözlerinden biri ise;

”Kılıcımızın gölgesi durdukça düşmanlar elbetteki bizden korkacaklardır.”

7) JÜL SEZAR

Roma İmğaratorluğu’nun belkide en çok bilinen hükümdarlarından olan Julius Sezar, taktiksel savaş bakımından dünyanın önde gelen stratejistlerinden biri olarak kabul edilir. Galya  ve Gergovia savaşları sırasında altığı zaferler göz kamaştırıcı bir taktik dehaya sahip olduğunun bir kanıtıdır. En ünlü sözü ise kendini tam manasıyla anlattığı ; “Geldim Gördüm Yendim” ‘dir.

6)HANNIBAL BARCA

Bu büyük komutanı belki de pek çoğumuz tanımıyor. Ancak Dünya tarihine “stratejinin babası” sıfatıyla kazınmış bir komutandan bahsediyorum. Hannibal Barca , düşmanlarını yanılgıya uğratmakta tam anlamıyla ustadır. Ününü artırdığı 2. Pön Savaşı’nda Roma ordusunun tam 3 defa kendisini es geçmesini sağlamış ve en sonunda Roma ordusunu yok etmiştir. Türk Kurtuluş Savaşı’nda da Hannibal’ın bazı taktikleri Yunan kuvvetlerine karşı uygulanmış ve başarılı olmuştur. Bu yüzden zamanın ötesindeki bir komutan dersek, Hannibal’a söylenebilecek en uygun cümleyi söylemiş oluruz.

5) HALİD BİN VELİD

Katıldığı hiçbir savaşta yenilmeyen ve muzaffer sıfatını tam anlamıyla hak ede bir komutan. Halid Bin Velid dünyanın gördüğü en cesur komutanlardan biri olarak tarihteki yerini almıştır. İslam Tarihi’nde ki en büyük komutanlardan olan Halid Bin Velid’in en büyük arzusu savaş alanında şehid olmaktı. Ancak hasta yatağında vefat etti. Hatta hasta yatarken, bundan dolayı dert yandığıda rivayet edilir. En bilinen sözü ise ;

“Sizin hayatı ve şarabı sevdiğiniz kadar ölümü seven bir orduyla size geldim.”

4) TİMUR

Hepimiz Timur’u Ankara Savaşı sayesinde tanıdık. Osmanlı’yı fetret devrine sokan bu savaşın sonunda Yıldırım Bayezid’in sancaklarını ayağının altına alan Timur , hayatta olduğu süre içinde ordusunun gücü ve büyüklüğü , hiçbir komutanın maruz kalmak istemeyeceği bir işkence gibiydi. Filleri de ordusunda kullanan Timur karşısına çıkan her orduyu ezip geçiyordu. Bir ayağının topal olduğu ve bu yüzden kendisine “Aksak Timur” dendiği rivayet edilir. En bilinen sözü ise ;

“Ülkeler kılıçla alınır ancak adaletle idare edilir.”

3) FATİH SULTAN MEHMED

Çağ açıp çağ kapatan, peygamber övgüsüne mazhar olmuş , taktik dehası bir komutan. Öyle bir komutan ki , o öldüğünde Hrıstiyan dünyası günlerce bayram yapmış şenlikler düzenlemiştir. Ancak düşman fanatizmi içinde yapılan bu etkinlikler Fatih’in şahsiyetini gölgeleyemez. Fatih Sultan Mehmed hakkında çok fazla bir şey anlatmama lüzum yoktur zira yaptıkları ortadadır.

“Biz ülkeleri değil , gönülleri fethetmeye gidiyoruz.”


2) BÜYÜK İSKENDER

Uçsuz bucaksız bir fetih hareketi.. Kimsenin karşısında duramadığı bir komutan.Asya’yı topraklarına katan bir stratejist.. Büyük İskender’in ırkı hakkında çok fazla tartışma çıksada kendisinin Makedon olduğu kabul edilir. Kendisinden 5 kat büyüklükteki Pers Ordusunu şaşırtmacalı taktiklerle perişan eden bu taktik dehasının en ünlü sözü;

 “Denemeyi bilene imkansız yoktur.”

1) CENGİZ HAN
Tarihin gördüğü en büyük imparatorluğun , en acımasız ordunun yegane komutanı olan Cengiz Han gerçek bir taktik dehasıdır. Doğal şartları kullanmayı en iyi bilen komutanlardan olan Cengiz Han, bir savaşta ırmağın yönünü değiştirip düşmanını alt etmiştir. Anadolu’yu yakılıp yıkılmasının hatta şu anda Doğu Anadolu’nun şu anda ağaçsız bir bölge olarak kalmasının sorumlusu da Cengiz Han’dır. Yine de taktik dehasının önünde saygıyla eğilmek gerekir.



NOT: Yazar arkadaşım Türk Barok’una bu yazıdaki katkılarından dolayı teşekkürü bir borç bilirim.

Son İmparator Sultan 2. Abdülhamid Han





Ulu hakan, büyük Türk sultanı.. İlber Ortaylı’nın deyimiyle “son evrensel imparator”.. Oryantalistlerin bile “Abdülhamid’i anlamak , Türkler’i anlamak olacaktır” diye adından söz ettiği sultanımız.. Sultan Abdülhamid’in kişiliği,siyaseti,ileri görüşlülüğü,arkasından çevrilen oyunlara rağmen adeta bir kurtlar sofrasında Osmanlı’yı 33 sene idare etmesi ve birçok alanda Osmanlı’yı geliştirmesini anlatmaya çalışacağım. Böyle büyük bir hakanı,şahsiyeti anlatmaktan tarif edilemez bir gurur duyduğumu belirtmek istiyorum. Öncelikle Sultan 2. Abdülhamid’in hayatını kısa bir biçimde anlatmak istiyorum.

1) HAYATI VE TAHTA ÇIKIŞI

22 Eylül 1842 ‘de Sultan Abdülmecid’in oğlu olarak dünyaya geldi. Henüz 10 yaşındayken annesini kaybedince bakımını Sultan Abdülaziz’in çocuksuz eşi Pirustu Kadın Efendi üstlendi. Sultanımıza annesinin yokluğunu hissettirmemek için elinden geleni yaptı ve onu kendi çocuğu gibi büyüttü.Babası Abdülmecid öldükten sonra yerine geçen sultan Abdülaziz , onun eğitimiyle çok yakından ilgilendi. O günün şartlarına uygun olarak yetiştirilen şehzademiz bir süre sonra Sultan Abdülaziz’in yanında Avrupa turnesine katıldı. Bu turnede Avrupa ülkelerinin kültürlerini,yaşayışlarını hatta Osmanlıya bakışları hakkında birçok deneyim kazanarak geri döndü. Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve oldukça şüpheli ölümü, hemen ardından abisi 5. Murad’ın akli melekelerinin yerinde olmadığı sebebiyle tahttan indirilmesi olaylarına tanık oldu.(Bu “Deli addedilen Osmanlı Padişahları” konusuna başka bir yazımda deyineceğim.) Ve nihayet bir Osmanlı’nın ulu hakanı bütün bu zor koşullarda 31 Ağustos 1876’da Osmanlı tahtına oturdu.Artık önünde acı çeken bir ümmet ve yok edilmeye azmedilmiş geniş bir coğrafya duruyordu. Avrupanın Hasta adamı , hastalıktan kurtarılmak için bekliyordu.

2) SALTANAT DÖNEMİ

Kendisinden önceki iki saltanat değişiminin mimarı olan Mithat Paşa’yı sadrazam yaparak göreve başladı. O hükümdarlığa geldiğinde saray ile Bab-ı Ali arasındaki çekişme alevlenmiş ve koskoca devlet , borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmişti. Öyle ki kendi içinde çalışan memurların maaşları dahi çok zor ödeniyordu.Üstüne Rusya’nın uyguladığı Panslavizm politikasının etkisiyle balkanlarda ayaklanmalar baş gösteriyordu. Meşrutiyet fikri yüksek sesle konuşulmaya başlanmış hatta padişahlığı kaldırıp bir cumhuriyet kurma fısıltıları çıkmaya başlamıştı. Yani iktidara geldiğinde her hangi bir yaptırımı olmayan bir tahta oturmuştu Sultan Abdülhamid. 23 Aralık 1876’ da ilk Osmanlı anayasası olan Kanun-i Esasi’yi ilan etti.

İmparatorumuz bundan sonra yüksek bir siyasi zekaya sahip olduğunu kanıtlar derecede hareket edecekti. Mesela Kanun-i Esasi’den sonraki ilk icraatı 113. maddede kendisine tanınan “idari sürgün yetkisi” ni kullanarak Mithat Paşa’yı sürgüne gönderip askeri ve devletin geri kalanını kendisine karşı kışkırtabilecek bir dost görünümlü düşmandan kurtulmasıdır.

Bir süre sonra Abdülhamid’in tüm engelleme çalışmalarına rağmen 93 Harbi patlak verdi. Birkaç önemli devlet adamının ısrarları üzerine girilen savaşta, Osmanlı Ordusu bir dizi yenilgilere uğradı maalesef. Abdülhamid büyük eleştirilere maruz kaldı. Bunların üzerine Abdülhamid meclisin vatanın birliğine zarar verdiğini düşünerek tatil etti ve takip eden 30 yıl boyunca meclisi bir daha toplantıya çağırmadı. Bu olayları şöyle bir değerlendirmeye alırsak; Abdülhamid, saltanatının ilk yıllarında hem toprak bütünlüğünü korumaya çalışmış hem devlete karşı yok olan güveni sağlamaya çalışmış hem de kendisine karşı olan bir dizi devlet adamlarının acımasız politikalarına maruz kalarak onlarla uğraşmıştır. Bütün bunlara karşı başarılı olduktan sonra artık Sultan Abdülhamid ülkede düzeni sağlayacak, o zamanki şartlara göre oldukça şaşırtıcı bir şekilde ülkeye eşik atlatacak ve Osmanlı,tekrar eski günlerin kokusunu almaya başlayacaktı.Bundan sonraki dönem, tarihçiler tarafından “Toprakları elde tutma dönemi” şeklinde adlandırılır.

3) TOPRAKLARI ELDE TUTMA DÖNEMİ

Ülkemizin yıllardır çözümü için çok uğraşlar verdiği “Doğu Sorunu” Abdülhamid döneminde de varlığını sürdürmekteydi. Bölgedeki Ermeni toplulukları bir isyan hazırlığına girişmiş , yerel halka zararlar vermekteydi. Kendini haklı olarak korumak isteyen Kürt aşiretleride kendi çapında silahlanmış ve zaman zaman Ermeniler ve Kürtler arasında çatışmalar yaşanmaktaydı. Bunun üzerine 4. Ordu Komutanı Zeki Paşa bu isyanları bastırmak için görevlendirildi. Bölgede yaşanan kanlı çatışmalar, Batının “aptal,kör,medeniyeti(!) öğretmeye çalışan” medyası tarafından oldukça haber yapıldı ve bu çatışmalar “Hamidiye Katliamları” olarak adlandırıldı. Kendi planlarının engellendiğini anlayan batılılar şu andada olduğu gibi medya tarafından şiddetli kampanyalarla eleştiri yağmurunu tuttlar Osmanlı’yı. Kuyruk acıları geçmiyordu çünkü Ulu hakan Abdülhamid Osmanlı ülkesinde bütün batılı casus faaliyetlerini kendi kurduğu müthiş istihbarahat teşkilatıyla engelliyordu. Batı uzun yıllar sonra ilk defa “Acaba? Geri mi döndüler?” şeklinde sorularla düşünceye dalıyordu. Ve başımıza Yunan belasını salmaya çalıştılar. 1897 yılında Girit’i isteyen Yunanistan, Teselya sınırlarına tacizlerini artırdıkça bölgede savaş çanları iyiden iyiye duyulmaya başlanmış ve Osmanlı yine tek başına bütün Batı’ya karşı dimdik ayakta durmaya mecbur bırakılmıştı. Abdülhamid vükela meclis mabeyni toplantıya çağırmış ve bu durumun acilen görüşülerek bir karara bağlanması yönünde emir vermişti. Meclis ara vermeden 56 saat konuşmuş, konu halen daha tartışılırken Yunanistan saldırıya geçmiş, hazırlıksız olan Osmanlı tümenleri birkaç kilometre geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bunun üzerinde İstanbul’da hazır bulunan 1. Ordu komutanı Ethem Paşa harekete geçmiş ve savaş alanına ulaştıktan sonra birkaç gün içinde Teselya’yı tekrar ele geçirdi . Ve muzaffer ordu Atina’ya yürümeye başladı. Avrupalılar’ın geçilemez dedikleri Milona geçitlerine geldi ve Yunan ordusu burada da perişan edildi. Tek bir hedef kalmıştı ; Atina.. Atina’ya doğru ilerleyen muzaffer ordumuz Yunanlılar’ın son müdafaa hatlarının bulunduğu Dömeke’ye geldi. 25 bin kişilik Yunan ordusu, Dömeke Meydan Muhaberesi adıyla tarihe geçen savaşta darmadağın edildi ve bir daha toparlanamadan ordumuz Atina’ya girdi. Bunun üzerine kendi tabirimle Yunanistan’ın büyük ağabeyleri Avrupa devletleri olaya müdahale edip bir antlaşma imzalanması konusunda baskı yaptılar. Ve antlaşma imzalanarak bu konunun üzerine bir set çekildi.

4) İKİNCİ MEŞRUTİYET DÖNEMİ

Abdülhamid’in gösterdiği sıkı yönetime karşı muhalefet güçlenmeye başlamış bunun sonucunda İttihat ve Terakki kurulmuştu. Osmanlı ülkesinde artan huzursuzluklar ve İttihat ve Terakki karşıtlarının kışkırtmaları sonucunda İstanbul’da bir ayaklanma başlamış bunun üzerine Selanik’te bir hareket ordusu kurulmuş ve bu ordu isyanı bastırmak için İstanbul’a yürümüş sonucunda ise 23-24 Nisan gecesi İstanbul’a girerek ayaklanmayı bastırmış olayların sonucunda Ulu hakan tahttan indiilmiş ve Selanik’e sürgüne gönderilmiştir. 3 yıl orada ev hapsinde tutulduktan sonra İstanbul’a Beylerbeyi Sarayı’na getirilmiştir. 10 Şubat 1918 ‘ hayata gözlerini yumarak en sevgiliye ulaşmıştır. Allah rahmet eylesin..

5) ULU HAKANIMIZIN KİŞİLİĞİ

Sultan Abdülhamid uzunca boylu, esmerce tenli, uzunca burunlu, ela gözlü, hafif kıvırcık sakallı idi. Zeka ve hafızasının güçlü olduğu, açık bir tarzda konuştuğu, kendisine anlatılanları uzun müddet sabırla dinlediği söylenir.[10]
Sultan Abdülhamid oldukça dindar bir insandı. Kızı Ayşe Sultan babasının dindarlığını şöyle anlatmıştır:
Babam doğru ve tam dinî itikada sahip bir Müslümandan başka biri değildir. Beş vakit namazını kılar, Kur'ân-ı Kerîm okurdu. Daima camilere devam ettiğini, Ramazanlarda Süleymaniye Camii'nde namaz kıldığını, o zamanlar camide açılan sergilerden alışveriş ettiğini hikâye tarzında anlatırdı. Babam herkesin namaz kılmasını, camilere devam edilmesini çok isterdi. Sarayın husus'i bahçesinde beş vakit Ezân-ı Muhammedi okunurdu. Babamın bir sözü vardı: "Din ve fen," derdi. "Bu ikisine de itikat etmek caiz" olduğunu söylerdi.

Sultan Abdülhamid’in gördüğü bazı rüyalar son derece ünlüdür ve onun ne kadar manevi bir şahsiyet olduğunu ortaya koymaktadır. Bu rüyalardan bir örneği size anlatmak isterim;

“Osmanlı ordusu, Dömeke üzerine yürüyüşe geçerken; Müşir Edhem Paşa, Alasonya Ordusu umumi karargahının Tekke Köyü’ne nakledilmesi için emir verdi. Emri alan tümenler Dömeke üzerine bütün silah ve cephaneleriyle birlikte yürüyüşe geçmişlerdi.
Umumi karargahın bütün üst düzey kumandanları, Müşir Edhem Paşa başkanlığında toplanarak; imha savaşı olan meydan savaşının son hazırlıklarını müzakere edip, esasa bağladılar. Netice en mahrem usullerle tümen kumandanlarına bildirildi.
Cephede ordunun vaziyeti bu durumda iken, Yıldız Sarayı’nda bir görüşme oluyordu:
Sultan 2.Abdülhamid Han kalp gözü açık, veli bir padişahtı. Hatta Şazeli tarikatına mensup olduğu gibi, Şeyh Efendi’nin vefatından sonra, kendisinin tarikatın şeyhi olduğu da kayıtlıdır.
İşte bu tarikatın şeyhi Eb Ül Hüda Efendi, 2.Abdülhamid Han’a bir rüyasını anlatmıştır.
Şeyh Eb Ül Hüda Efendi rüyasını şöyle anlatır:
“Mayıs ayının 15. gününü 16. gününe bağlayan gece, yatsı namazını eda etmiş, hiç konuşmadan yatağıma girmiştim. Uykumun ilk safhasında rüya başlamıştı. Kapkara ufuklarda yalçın kayalardan müteşekkil bir tepe görülmekteydi. Bu tepenin üzerinde bir yanardağ krateri gibi ateşler kaynıyordu. Kaynama az sonra, ateşlerin yayılması safhasına bürünüyordu. Yayılan ateş tepenin her tarafından bir lav halinde aşağıya dökülüyordu. Bu sırada ellerinde kırmızı bayraklar olduğu halde tepeye doğru koşuşan askerler geliyordu. Bunlar tepeye yaklaştıkça çoğalıyorlardı.
Tepenin üzerinde namütenahi irilikte kara cüppeli bir papaz beliriyor, ellerini ateş kaynayan çukura uzatıp avuçlarına aldığı ateşleri koşan askerlerin üzerine serpiyor, tepeye yaklaşanları engellemeye çalışıyordu.
Birden bire ortalığı sarmış kara dumanı yırtan bir hilal zuhur etti. Kara cüppeli papaz büyük bir öfke ile hilali kavrayıp yere çalmak niyetiyle atıldı. Fakat hilal yay gibi gerilip, bir şimşek olup, papazın kafasına çakarak onu kül yığını haline getirdi. Hilal, artık bir yıldırım olmuştu. Durmadan açılıp kapanmakta, her tarafa göz kamaştırıcı yıldırımlar yağdırmaktaydı. O esnada Şark tarafından yeşil elbise giymiş bir zat belirdi. Sağ elinin şehadet parmağı önce hilale doğruldu. Bir işaretle hilali sükunete getirdi. İkinci hedef ateşler püskürten kraterdi. İkinci işaret, akan ateşleri billur gibi akan sulara çeviriverdi. Üçüncü ve son hedef tepeye hücum eden kırmızı bayraklı askerlerdi. Bu askerler mutlu İslam askerleriydi.. İşaret üzerine Allah Allah! diyerek uçarcasına koşmaya başladılar. Ellerindeki şanlı sancağımızı zirveye diktiler.
Şevketmeabım; gözlerimi açtığımda, kulaklarımda ‘Nasrun minellahu fethun karib’sesleri çınlıyordu. İnşaallah yarına kalmaz zafer haberi alacaksınız”
Diyerek anlatımını bitirdi.
Boğuk, fakat ahenkli bir ses Şeyh Efendi’ye, “Rabbi yessir vela tüassir Rabbi temim bilhayr”diye cevap veriyordu. Bu sesin sahibi Cennetmekân 2.Abdülhamid Han idi.

Ve Abdülhamid’in gördüğü kutlu rüyada okuduğumuz gibi muzaffer ordumuz Dömeke’de yunanlıları perişan etmiş ve büyük bir zafer kazanmıştı..

Sanırım biraz fazla konuştum ancak konu Sultan 2. Abdülhamid olunca inanın bu kadar yazı yetersiz geliyor, anlattıkça anlatmak istiyorum..

Allah başımıza onun gibi hükümdarları getirsin inşallah. Ona layık olmamız dileklerimle..


DIŞARIDAKİ TARİHÇİ

OSMANLI KÜLTÜRÜ

                                                


 Birlik ve beraberlik,nezaket,zarafet,asalet.. Bugün halkımızın ihtiyacı olan en büyük şeyler maalesef.. Tarihte eşine az rastlanır bir topluluk bu topraklarda bütün bu özellikleri muhafaza ederek yaşadı. Biz ise yani onları torunları, onlara yaklaşık bile değil onları utandıracak şekilde yaşıyoruz. Bu yazı girişini okuyanlar belki abartıyor diyecek belki bana kızacak. Ancak gerçek Osmanlı Kültürü’nü öğrendikleri zaman bana hak verecekler. Osmanlı’da aile yapısı, arkadaşlık kültürü,ahlak kültürü öğrenmemiz gereken başlıca konular..Sizlerden ricam, bu yazıyı okurken çuvaldızı kendinize batırmanız ve onlara layık mıyız diye düşünmeniz..

1)OSMANLI AİLE KÜLTÜRÜ

Genellikle evler iki katlı olurdu ve aynı çatı altında haremlik-selamlık olarak ikiye bölünmüştü.Bu bölünme birçok açıdan önemlidir çünkü aile terbiyesinin başı buradan gelir.Osmanlı’da aile yaşantısı ve terbiyesi dinamiklerini İMANDAN alır ve İslamiyet çerçevesinde bir yaşam vardır. Mesela, Osmanlı’da kadına müthiş bir saygı duyulurdu her ne kadar bugün bize okutturulmaya çalışılan tarih kitaplarında farklı gösterilsede. Kadına duyulan büyük saygı yine dinamiklerini imandan alırdı ve kadının Allah’ın bir emaneti olduğu görüşü tüm toplumda hakimdi. Kadınla erkek arasında mutlak surette bi mesafe vardı bunun en büyük sebebi ise “Zinaya yaklaşmayın” şeklindeki ayettir. Sokakta karşılaşılan kadına ASLA dik dik bakılmaz , bir kadın görüldüğü an başlar öne eğilirdi ve onu rahatsız etmemek için uzağından yürümeye dikkat edilirdi. Dikkatinizi çekmek istediğim nokta ise bugün bu durumun tam tersine dönmüş olmasıdır. Sokakta yürüyen kadına dik dik bakmalar,bilerek üstüne yürümeler,laf atmalar bugün mantık dışı bir şekilde erkeklik sayılmaktadır. Bilin diye söylüyorum bunlar yapıldığında erkek olunmuyor hatta insan dahi olunmuyor. Konumuza tekrar dönecek olursak, 1786 yılında İstanbul’a seyahate gelen Lady Craven ozamanlarda kadınlara duyulan saygıyı “aşırı” şeklinde tanımlamış ve yazdığı kitapta “Türklerin kadınlara karşı olan muameleleri bütün milletlere örnek olmalıdır” demiştir.
Başka bir örnek ise Osmanlı’da bazı evlerin penceresinde kırmızı çiçek bulunurdu ve o çiçeği görenler, bilirdi ki o evde evlenme çağına gelmiş bir kız vardır ve o evin önünden geçerken sözlerine dikkat etmek zorundadırlar.. Başka bir örnekte ise Osmanlı’da kapılarda iki tokmak bulunur ve bunların biri kalın, diğeri incedir. Kapıyı çalan kişi erkekse, kalın tokmağı vururdu ve içeridekiler kapıyı çalanın erkek olduğunu anlardı ve kapıyı evin erkeği açardı. İnce tokmak vurulduğunda ise kapıyı çalanın bayan olduğu anlaşılır ve kapıyı bir bayan açardı. Ev hayatı içerisindeki bir diğer güzel şey ise evlerin genellikle ahşaptan yapılmış olmasıdır. Ahşap topraktan gelmedir ve ahşap evde yaşayanlar daha az strese maruz kalır. Buna bağlı olarakta evde güzel sözler hiç eksik olmaz ve evdeki herkes birbirine karşı derin bir saygı içerisinde yaşarlardı.. Ve son örneğim ise çok çarpıcı.. Osmanlı aile kültürünü araştıran Batılı bir aile hukuk profesörü, Osmanlı toplumunun çekirdeğini oluşturan Türk ailesi ile ilgili oldukça düşündürücü şu yorumu yapıyor:
“ Dünyanın en sağlam aile ocağı Osmanlı’da doğdu ve bu varlık hiç bir milletin tarihinde görülmemiş şekilde umumi hayatı inşa etti. Ben batılı bir aile hukuk profesörü olarak diyeceğim ki, Türk milletinin aile nizamını elinden alınız, geride hiç bir şey kalmaz.”.. Bu çarpıcı örnekten sonra yazının diğer konularına geçiş yapalım birazda..

2)OSMANLI’DA İNSANLAR ARASI İLİŞKİLER

Osmanlıda insan ilişkileri, diğer bir çok şeyde olduğu gibi dinamiklerini imandan almıştır. Gülümseyiniz, müminin mümine gülümsemesi sadakadır” hadisi ve “Selamı yayınız” tavsiyesi çerçevesinde, karşılaştıkları herkese gülümseyerek selam verirler, tanıdıklarına ayrıca hal-hatır sorarlar, aile efradına (ailenin diğer bireylerine) selam yollarlardı. Böylece gönüller birbirine ısınır, geniş anlamlı toplumsal bir mutabakat oluşurdu. Osmanlı gerçek anlamda bir “barış ve kardeşlik toplumu”ydu. Hasbelkader nefsine yenilip biriyle kavga edeni, mahallenin önde gelenleri birkaç gün içinde barıştırırdı. Olmaz da küslük uzarsa, dört gözle bayram beklenir, bayramlar barışın ve kardeşliğin vesilesi yapılırdı. Avrupalı gezginlerden Villamont bu durumu hayranlıkla şu şekilde belirtir; “Her kimin bir düşmanı varsa, bayramlarda ona gidip af dilemek zorundadır. Öteki de el öpmeden ve tokalaşmadan önce affettiğini söylemek mecburiyetindedir. Aksi takdirde bayramlarının mübarek olması mümkün değildir. Bu esaslara riâyet etmeyen kimseler ise, neredeyse fâsık telâkki edilip dışlanırlar.” Bir diğer Avrupalı gezgin Du Loir, Osmanlılar’dan o kadar etkilenmiştirki, Osmanlıların kötülük dahi yapamayacak bir toplum olduğunu düşünmekten kendini geri koyamamıştır. Bunu ise şu şekilde belirtir ; “Türkler herhangi bir intikam hissi beslemekten son derece çekinirler: Dinlerinin bu hususa âit bir hükmü gereğince Cuma namazına başlamadan önce düşmanlarını affettiklerini adetâ ilân etmek durumundadırlar. Aksi halde namazlarının kabul edilmeyeceğine inanırlar.”

Değinilecek bir diğer konu ise temizliktir. Osmanlı halkında temizlik çok önemlidir. Bunda ise Peygamber Efendimiz’in “Temizlik imandan gelir” hadisinin tesirini görmekteyiz.
Meşhur Fransız gezgin Brayer şunları söylüyor:
-“Türk halkının üstü-başı çok temizdir. Hâl ve tavırlarında büyük bir asalet, yüzlerinde tatlı bir sükûnet ve nezaket vardır! Konuştukları dil hoş ve ahenklidir… Sohbet edenlerin ifadeleri veciz, telaffuzları tertemizdir! Tebessümlerine incelik, el hareketlerine zarafet ve sadelik hâkimdir…
Brayer, hayranlıkla devam ediyor:
-”Yabancıları en çok hayrette bırakan şey, birkaçının birden konuşmayıp, yalnız birinin söz söylemesidir. Konuşan, umumiyetle sözünü kısa tutar. Dinleyen de, söz bitene kadar sabreder. Birbirlerine karşı fikirlerini hürmetle savunurlar. Söylenen sözlerde herhangi bir fenalık, koğuculuk, iftira gibi kötülükler ve edebe aykırı lâubalîlikler yoktur.” Sözü Avrupa’da eşine rastlanmayan bir konuya getiriyor:
-“Yaşlı ve büyüklere karşı hürmetle onların hakkına riayet, hayal edilemeyecek bir nezaket içindedir. Diyebilirim ki Osmanlıların ahlâkî hususiyetleri, insanı âdeta teshir eder, büyüler. Yürüyüşlerinin serbestlik ve ihtişamı, misafir kabullerindeki güler yüzlülükleri ve nihayet selâmlığa girip çıkarken riayet ettikleri teşrifat kurallarının zarafeti karşısında hayran olmamak elde değildir.”
Tanınmış yazar Edmondo De Amicis ise Osmanlı halkını şöyle anlatıyor:
-“Tetkik ve tespitlerime göre, İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nâzik ve en kibar topluluğudur. Koca şehrin en ıssız sokaklarında dahi bir yabancı için hiçbir hakaret ve zarara uğrama tehlikesi yoktur. Hatta namaz vakitlerinde bile camileri gezmek kabildir! Bu ziyaretlerde bir yabancı, kiliselerimizi dolaşan bir Türk’ten daha çok hürmet ve riayet görebileceğinden emîn olabilir.
-“Halk arasında küstahça bir bakış şöyle dursun, fazla meraklı bir bakışa bile hiçbir zaman tesadüf edilmez. Kahkaha sesleri gayet nadirdir. Sokakta kavga eden ayaktakımı da enderdir. Kapı, pencere ve dükkânlardan hiçbir kadın sesi aksetmez."
Çevreyi kirletmek ise bir Avrupalı alışkanlığıydı. Osmanlı insanı, “kul hakkı” sayıldığı için yerlere çöp atmaz, ortamı kirletmezdi…
Hatta “Ağaçlar zikreder” düşüncesiyle, ağaçlan yeşertmeye çalışırlardı. Mesela kurak günlerde ücretle adam tutup sokaktaki ulu çınarları sulatır, göçmen kuşların yorgunluk atması için saçak altlarına kuş sarayları yaparlardı. Osmanlı insanı asla yere tükürmezdi. Bazı Batılı gözlemciler, sırf yere tükürmedikleri için atalarımızı eleştirmişti:
Osmanlı insanının üstün bir ahlâk anlayışı vardı. Türkiye Seyahatnamesi ile meşhur Du Loir 1650’lerde şunları yazıyor:
-“Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir.”

3)İNSANİ MERKEZLİ EĞİTİM

Osmanlı’da eğitim , aileden başlardı. Osmanlı insanının zerafetinin  en büyük sebebi de buydu zaten. İnsanları din,dil,ırk,renk olarak ayırmamayı öğretmek esastı. Bu farkları gözetmeksizin insanlara hizmeti bir ibadet gibi görürlerdi.Peygamberimizin “İnsanların en hayırlısı, insanlara hayırlı olandır.” Hadisini hayatlarının merkezlerine yerleştiren Osmanlılar, birbirleriyle hayır işleme yarışına girmişler, bu vesileyle büyük hayır kurumları ortaya çıkmıştır. Hatta devlet, kendi insanının bu davranışından o derece etkilenmiştirki, bizzat kendisi büyük bir vakfa dönüşüp tüm gücünü din,dil,ırk,renk farkı gözetmeksizin insanlara yardım etmeye harcamıştır. Osmanlılar’nın dilencisiz bir millet olmasında en büyük etken budur. Hatta Osmanlı’nın zenginlerinin bazen sadaka verecek dilenci bulamamalarını bir çok kez duymuşsunuzdur.. Osmanlı’da vakıflar adeta birer iyilik müessesesi olarak kurulmuştur. Bir kişi bütün malını-mülkünü hiç tanımadığı insanların hizmetine sunuyorsa eğer, insan kavramının kıymetini anlamış demektir. Belli ki bu idrak Osmanlı toplumunda mevcuttur. 26000 den fazla vakıfta bu sayede kurulmuştur zaten. Hatta bu vakıflardan bazıları hayvanlar ve bitkilere yönelikti. Ortaçağ’da böylesine derin bir çevre bilincinin oluşmuş olması takdirle ve hayranlıkla anılacak müthiş bir olaydır. Osmanlılar’ın hayvanlara ve bitkilere bakış açılarını birkaç örnekle belirteceğim;
Elisee Recus yazıyor:
-“Osmanlılardaki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır… Gezgin Guer, Bir örnek veriyor:
-Bu adamlar (dediği bizim ninelerimiz ve dedelerimizdir) sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar… Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür…”
 Bizde bugün çocuklarımıza mühendis,doktor,polis,asker vs. olmayı değil , öncelikle İNSAN olmayı öğretmeliyiz.

İşte ecdadımız Osmanlı , böyle bir oluşuma sahipti. Osmanlı toplumu hakkında anlatılacak daha fazla bilgi söylenecek daha fazla söz var aslında. Onların hayatımıza uygulanacak bir çok uygulaması var. Penceredeki çiçek örneği mesela.. Çiçeğin renkleri farklılık gösterdikçe insanlara değişik mesajlar veriliyordu ancak ben sadece 1 rengini yazdım. Gerisi sizin merakınıza kalmış sayın okurlarım.. Allah Osmanlı’yı iyi anlamayı ve tekrardan onlar gibi bir toplum olmayı bizlere nasip etsin inşAllah. İnşAllah onlara layık olarak yaşamımızı devam ettiririz. Saygılarımla..

                                                

                                                                                               DIŞARIDAKİ TARİHÇİ

Osmanlı'da Harem

Osmanlı’da harem nasıldı? Ne işe yarardı? Saray’da harem-i hümayunun bulunduğu bölge nasıl bir yerdi ve kimler girebilirdi? Harem’de ki kadınlar bir avuç cinsel köle miydi? 




     Bütün bu tartışmaları çeşitli internet ortamlarında, televizyonlarda görmüşsünüzdür. Ülkemizde bu konuda büyük bir bilgi eksikliği yaşanmakta ve bu yüzden de büyük yanılgılara düşülmektedir. Bu yazıyı yazarken ki en büyük amacım bütün bu yanılgıları ortadan kaldırmak ve siz değerli okuyucularıma doğruları anlatmaktır. Anlatmaya başlamadan hemen önce harem kelimesinin Osmanlıca ‘da korunan, mukaddes ve muhterem yer manasına geldiğini belirtmek isterim.


     Öncelikle harem Osmanlı’da sadece sarayda olmayıp evlerde ve konaklarda geleneksel yeri olan bir yerdir. Bu yerler genellikle yapıların dışarıya bakmayan iç taraflarına yapılıp hane kadınlarının yabancı erkeklerle karşılaşmadan günlük hayatlarını sürdürdükleri yerdir. Bazı yorumlara göre İslamiyet’in hicap anlayışına göre hane kadınlarının belirli bir kan bağı dışında kalan (namahrem) erkeklerle karşılaşmasını yasaklamasından dolayı harem çok önemlidir.

     İkinci soruya gelecek olursak harem, Osmanlı Sarayındaki Enderun Eğitim Kurumu’na paralel bir EĞİTİM kurumudur. Yani aynı hizmeti görür. Bugün bazı yerlerde gösterildiği gibi padişah ve hanedanın cinsel köle olarak sakladığı bir kadınlar topluluğundan bahsetmiyoruz burada yani. Tabii ki bu okuldan mezun olan bayanlar gerek padişahlarla, gerek şehzadelerle, gerekse Enderun’dan yetişen değerli yöneticilerle evlenmişlerdir. Ancak birde at gözlüklerinden kurtulup başka bir şekilde düşünelim; bin bir türlü emekle büyüttüğünüz çocuğunuzu, cahil ve ilmi bilgisi olmayan biriyle evlendirmek ister misiniz? Osmanlı Devleti, evliliğin devlet ve toplum üzerindeki önemini bildiği için her zaman böyle mantıklı evlilikler yaparak yöneticilerinin aile ortamının iyi olmasını sağlamış bunun yanında padişah ve hanedana bağlı bir aristokrasi ortaya çıkmış ve bu da devletin ömrüne doğrudan etki etmiştir. Belki bu evlilikler olmasaydı bugün Osmanlı 600 sene dünyayı yönetmiş diye göğsümüzü kabartıp gezemeyecektik. Sırf bu mantıkla gidecek olursak bile Harem’in ne kadar önemli bir kurum olduğunu anlamış oluruz sanırım.
-->


     Malum dizide, ipini koparanın girdiği, erkeklerin cirit attığı, her türlü saçmalığın geçebildiği bir yer olarak gösterilen harem, gerçekte bu görüntüden çok uzaktır. Yazımın başında belirttiğim gibi korunan, mukaddes, muhterem yer manasına gelen hareme bir erkeğin girmesini bırakın, erkek sinek dahi giremezdi. Zaten her kapının girişinde ve pek çok duvarda ayet ve hadis yazmaları olan bir mekân olan Osmanlı Haremi, batılı oryantalist yazarlar tarafından gerçek dışı hayallerle süslenerek anlatılmış ve Osmanlı’nın asıl torunları olan bizlerde, kendi kaynaklarımıza bakmadan, Osmanlı’yı tanımadan acımasız bir şekilde yargılayarak suçlamışızdır. Osmanlı Haremi dediğimiz yer aynı zamanda pek çok bölüme ayrılmış olup padişah ve ailesi burada yaşamaktadır. Bizim bahsettiğimiz ve tanıtmaya çalıştığımız yer elbette yanlış tanıtılan bayanların yaşadığı bölümdür. Haremin yegâne yöneticisi valide sultandır. Tarihi kaynaklardan bildiğimiz üzere pek çok valide sultan aynı zamanda haremden çıkma olup o zamanın “first lady” si unvanına ulaşmışlardır. O dönemde Avrupa saraylarındaki durum ise tam tersidir. Kadınları bir mal gibi görüp zevkini ve sefasını yaşayıp yaşlandıktan sonra saraydan kovan bir medeniyetti Avrupa. Sırf bu karşılaştırma bile Osmanlı’nın ne kadar yüksek bir medeniyet olduğunu gözler önüne sermekte. Zaten Avrupalı için maddiyatın nihai hedefinin bu zevk ve sefa olduğunu batılı kaynakları araştırarak rahatça öğrenebiliriz.. Gerçek dışı rivayetlerin karşısında, Osmanlı Haremi her zaman asaletini muhafaza etmiştir. Padişah ve ailesi de harem sakinlerine karşı her zaman ölçülü bir yakınlık içerisinde olmuşlardır.

     Şu ana kadar yazdıklarımızdan haremin esas fonksiyonunun devlete, padişaha ve ailesine hizmet eden kadınların yetiştirildiği kadınları için uygulamalı bir yüksekokul olduğunu anlayabiliriz sanırım. Buradaki bayanlar okuma, yazma, Türk-İslam seciyesi ve dönemin ilim anlayışı üzerinde yetiştiriliyorlardı. Altını çizerek bir daha söylememde yarar var; Türk-İslam seciyesi.. Bunların yanında görgü, usul, düzgün konuşma, güzel iş yapabilme esasları çerçevesinde disiplinli bir eğitim alan cariyeler, bir yandan da kabiliyetlerine göre musiki, biçki, dikiş, nakış, dersleri aldıktan sonra istihdam edilirlerdi. Yani sizin anlayacağınız her yönden mükemmel olan bayanlar yetiştirilirdi. Zeki ve kabiliyetli cariyeler hizmetlerinde bulunmak üzere padişahın, valide sultanın, sultanlardan birinin dairesine gönderilirdi veya haremde kalfa olarak kalırlardı. Sanılanın aksine yükselmek için çok güzel bir bayan olmaya gerek yoktu. Sadece kendisine verilen eğitimi iyi değerlendirmesi ve kendini geliştirmesi gerekirdi. Şunu da belirtmekte fayda olduğunu düşünüyorum; haremdeki yüzlerce bayanın %90 ı hizmetçi statüsündeydi ve padişahla herhangi bir münasebetleri mevzubahis DEĞİLDİ.
  
     Değinmek istediğim bir diğer konu ise padişahların bazı harem cariyeleriyle karı-koca hayatı yaşamış olmasından dolayı aklımıza gelen sorulardır. Osmanlı’da hanedanın neslinin devamı, devletin ömrü açısından çok önemlidir. Bu, padişahların birden fazla evlilik yapmasının sebepleri arasındadır. Padişahların, devletin harem dairesinde istihdam ettiği cariyelerle karı-koca hayatı, tamamen şer-i hukuka uygun olarak yaşanmış İslam hukukunun dışında bir şey olmamıştır. Zaten bu durumda aklımıza Osmanlı padişahlarının, Yavuz Sultan Selim’den beri halifelik makamını taşıdıkları gelmelidir. Ancak Osmanlı sarayında bu tür cariyelerin sayısı sanıldığının aksine fazla değildi. Osmanlı harem teşkilatı ve oradaki günlük hayat, batılı kaynakların yazdığının aksine sürekli bir kural ve disipline bağlıydı. Bu disiplin geleneği, Osmanlı tarih sahnesinden çekilene kadar devam etmiştir. Hanım sultanlar tarafından kaleme alınan eserleri incelediğimizde Osmanlı harem teşkilatının ne kadar ciddi bir kurum olduğunu anlamamıza yeterli olacaktır. Zaten haremdeki birçok duvarda, kapı girişlerinde, birçok odada aile hayatı ve terbiye ile ilgili ayet ve hadislerin yazılı olması bile, haremin nasıl bir yer olduğunu anlamamızı ve Batılı kaynaklara bir daha inanmamızı sağlayacak derinlikte bir bilgidir.

     6 asır boyunca varlığını sürdüren Devlet-i Aliyye’de harem, her zaman Türk-İslam geleneğine uygun bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Ecdadımızı kitaplarda, dergilerde, dizilerde, filmlerde komik duruma düşürmeye ve bize ahlaksız olarak tanıtmaya çalışan oryantalist düşünceye bundan sonra görev vermemek Osmanlı’nın torunları olarak bizim en büyük görevimizdir. Lütfen ecdadımıza karşı vefamızı gösterelim ve onları hayırlı yönleriyle yâd edip hürmetkâr bir tavır sergileyelim. Aksi takdirde oryantalistlerden hiçbir farkımız kalmaz.


Saygılarımla.

Osmanlı'da Harem, Dışarıdaki Tarihçi

Tarihin Bilinmeyenleri Bölüm 1: Leonardo'nun Büyük Acısı ve Sırrı

Tarihin Bilinmeyenleri Bölüm1: Leonardo'nun Büyük Acısı ve Sırrı
Hiç kendinizi diğer tüm insanlardan daha başarısız hissettiğiniz oldu mu? Ya da herkesin sizden daha zeki olduğunu?
Bunun kötü olduğunu düşünüyorsanız ve bu düşünceden ayrılamıyorsanız Leonardo Da Vinci'nin acısına ortak olun.
Bu bunun nasıl olacağını anlatan 2 bölümden oluşan bir video. İcatçılık ve başarı üzerine.

Yazarlarımızdan Paralel Evren Sakin'inin motivasyon, günümüz insan algısının nasıl teknoloji ve uzay çağı ile değiştiğini ele alıyor. İyi seyirler ve lütfen bizler, sizler varsak varız. Paylaşarak ve youtube kanalımıza üye olarak bizlere sonsuz destek vermiş olursunuz.



A Small Begining with a Deep Historical Event

Türkçe Oku(Read in Turkish)

This is my first writing and I want to start one of the most important topic in Turkey. But they have just learned how Prince Mustafa dead for his reason I’ll tell you about Prince Mustafa I hope, this writing will be beneficial for you.

Bir ben,Bir tarih..


Şehzade Mustafa ve 1. Süleyman                           For English =>  Read in English


Bu ilk yazıma yakın bir zamana kadar ülke gündemini oldukça meşgul eden bir konu ile başlamak istiyorum.Ancak ülkenin büyük bir bölümünün Şehzade Mustafa’nın başına gelenleri henüz yeni öğrenmiş olması dolayısıyla büyük bir okuma ve araştırma eksikliği içinde olduğumuzu söylemeden yapamayacağım.Bu eksikliği çok yakından gören bir insan olarak nacizane bilgilerimi siz okuyucularla paylaşmak istedim.İnşallah kendimce başladığım bu işte siz okuyuculara faydalı olabilirim. Sürç-i lisan varsa,affola..