Reklam

Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İADE-İ İTİBAR: SULTAN 2. SELİM HAN


Merhabalar sayın okurlarım ..
Bu yazıdaki konumuz Osmanlı’nın en çok eleştirilen padişahlarından biri olan Kanuni’nin şehzadesi Sultan 2. Selim Han. Sultan 2. Selim Han hakkında yalan yanlış bir sürü safsata etrafta dolanıyor ve maalesef ecdada sahip çıkmama , ecdadı kötüleme huyu bizde çok olduğundan  hemen inanıveriyoruz. Bu iddialara cevap vermeden önce tanıyalım bakalım şu çok kötü(!) Sultan Selim’i..

Sultan 2. Selim Han 28 Mayıs 1524 günü İstanbul’da doğmuştur. İstanbul’da doğan ilk şehzadedir. 16 yaşına kadar sarayda derin bir eğitimden geçirildikten sonra Konya’ya sancak beyi olarak atandı. Ardından veliaht olarak nitelendirilen şehzadelerin atandığı Manisa’ya sonra tekrar Konya’ya atandı. Kardeşlerinin ölümünden sonra ise rakipsiz kaldığı için payitahta yakın olan Kütahya’ya atandı ve padişah olana kadar orada kaldı. Alimlere ve şairlere çok önem veren bir padişahtı. İmar faaliyetleri onun döneminde adeta zirve yapmıştır. Edirne’nin incisi Selimiye Camii de onun döneminde yapılmıştır. Don-Volga kanal projeleri onun döneminde hazırlanmış ancak uygulanamamıştır. Stratejik önemi çok büyük olan Kıbrıs, onun döneminde fethedilmiştir.Babasından  14.892.000 kilometre kare olarak aldığı toprakları 15.192.000 kilometrekare olarak devretmiştir. Yani sizin anlayacağınız fetihler onun döneminde de devam etmiştir.

Ben bir tarihçi gözüyle baktığımda 2. Selim’e Osmanlı’nın garip bırakılmış padişahlarından demekten kendimi alamıyorum. Yaşadığı dönemdeki şehzade ölümleri onun üstüne yıkılmakla kalmamış , ölümüyle ilgili söylentiler korkunç boyutlara ulaşmıştır. Şehzadelik döneminde içki bağımlısı olması onu bütün hayatında böyle bir bağımlılığa sahipmiş gibi göstermelerine sebep olmuştur. 2. Selim’in manevi dünyasını aydınlatmak için şöyle bir olayı sizinle paylaşmak isterim ;
 Yer Osmanlı Divan-ı Hümayunu. Sadrazam ve paşalar Kıbrıs’a sefere çıkma konusunu tartışmaktadırlar. 2. Selim ise yukarıdaki sultan penceresinden divanı takip etmektedir. Herkes fikrini söyler ve bir karara varılır. Devlet-i Aliyye o anda bir sefere çıkmaya hazır değildir ve sefere çıkılmayacaktır. Karardan sonra padişah pencereye tıklatarak divan ahalisini yanına çağırır. Kendisini o gece Peygamber Efendimiz(s.a.v) rüyasına gelerek şereflendirmiş ve Kıbrıs’a sefere çıkılması konusunda sultana direktif vermiştir. Bunu paşalara anlattığında herkes şok olmuştur. Tekrar konuyu görüşerek Kıbrıs seferi kararı alınmış ve çıkılan seferde Kıbrıs , tahmin edilenden çok daha az bir zararla fethedilmiştir. Bugün Kıbrıs Türk yurduysa, bunu 2. Selim’e borçluyuz. Bu vatana bir çakıl taşı bile kazandırmamış insanların Selim Han’ı oturduğu yerden eleştirmesini ben anlayamıyorum. Selim Han bu insanların zoruna gidecek ne yapmış olabilir ki? Düşünmekten kendimi alamıyorum..

Ayrıca Selim Han çok tevekkül ehli bir insandı. Kendisi belkide Osmanlı tarihinin en güçlü şehzadeleriyle karşı karşıyaydı. Şehzade Mustafa ve Şehzade Bayazıt çok önemli özelliklere sahip olan önemli şehzadelerdi. Hiç kimse bu şehzadelerin arasından Selim’in tahta oturacağını beklemiyordu. Ancak o , üstüne düşeni yaptı ve sonra tevekkül etti. Diğer iki şehzade aceleciliklerinin bedelini ödedi. Kendisinin bu konu hakkında lalasına söylediği şu cümle bu konuyu oldukça net bir şekilde ortaya koymaktadır ;
“Asker Mustafa ağabeyimi ister, peder ve validemde Bayazıt’ı ister. Bizi de Allah istesin..”

Şayet dediği gibi de olacak ve Allah, İslam sancağının taşınması görevini Selim Han’ a verecekti.
Bu konuda çok sorulan sorulardan biriside tahta Şehzade Mustafa geçse daha mı iyi olurdu? sorusudur. Bana sorarsanız Şehzade Mustafa o acelecilikle tahta geçseydi Osmanlı’ya zarardan başka bir şey veremezdi. Aceleci padişah iyi değildir. Mevcut adaylar içerisinde en hayırlısı Selim’di.

İçki içtiği iddiasına gelince..
Tahta geçmeden önceki hayatı hakkında kaynaklarda bu tür şeyler yazar. Ancak keyif verici madde kullanıyordu şeklinde yazar. İçeriğini bilemiyoruz. Tahta geçtikten sonra ise tövbe etmiş , bırakmıştır. Halifelik makamını gerektiği gibi taşımıştır.

Ve o çok konuşulan ölümü..
 İddiaya göre Selim Han , haremde cariye kovalarken ayağı kaymış ve düşüp kafasını vurup ölmüştür. Gülünecek bir iddia bu. Ey oryantalistler! Size söylüyorum; yalan söyleyecekseniz bile azıcık mantıklı yalan söyleyin. Mantıklı söyleyin ki karşımızda böyle gülünç durumlara düşmeyin. Sayın okurlarım cariyenin koskoca padişahtan kaçması size de mantıklı geliyor mu? Bir cariye için en büyük hedef değil midir padişaha ulaşmak? Ayrıca bunu yazanlar hiç Topkapı’ya gitmişler mi acaba? Harem koridorlarında nasıl koşacak bu adam hiç düşünmüşler mi acaba?
 Hadisenin doğrusu ise şudur; 2. Selim döneminde haremde büyük bir yangın çıkmış ve harem epey bir hasar almıştı. Hemen gerekli tamir işlmelerine başlanmıştı ve tamir işlemlerinde sona doğru gelinmişti.Selim Han ise tamir işlemlerini yerinde tetkik için tamiratın yapıldığı yere gitmişti. Zaten hastalıklarla boğuşan sultanın tansiyonu düşmüş ve olduğu yere yığılıp kafasını mermere vurmuştu. Bu sebepten ötürü beyin kanaması geçirmiş ve aramızdan ayrılmıştı Sultan 2. Selim Han.. Mekanı cennet olsun.

Bu yazılık benden bu kadar.. Sağlıcakla kalın, bizi okumaya devam edin..

DIŞARIDAKİ TARİHÇİ


Son İmparator Sultan 2. Abdülhamid Han





Ulu hakan, büyük Türk sultanı.. İlber Ortaylı’nın deyimiyle “son evrensel imparator”.. Oryantalistlerin bile “Abdülhamid’i anlamak , Türkler’i anlamak olacaktır” diye adından söz ettiği sultanımız.. Sultan Abdülhamid’in kişiliği,siyaseti,ileri görüşlülüğü,arkasından çevrilen oyunlara rağmen adeta bir kurtlar sofrasında Osmanlı’yı 33 sene idare etmesi ve birçok alanda Osmanlı’yı geliştirmesini anlatmaya çalışacağım. Böyle büyük bir hakanı,şahsiyeti anlatmaktan tarif edilemez bir gurur duyduğumu belirtmek istiyorum. Öncelikle Sultan 2. Abdülhamid’in hayatını kısa bir biçimde anlatmak istiyorum.

1) HAYATI VE TAHTA ÇIKIŞI

22 Eylül 1842 ‘de Sultan Abdülmecid’in oğlu olarak dünyaya geldi. Henüz 10 yaşındayken annesini kaybedince bakımını Sultan Abdülaziz’in çocuksuz eşi Pirustu Kadın Efendi üstlendi. Sultanımıza annesinin yokluğunu hissettirmemek için elinden geleni yaptı ve onu kendi çocuğu gibi büyüttü.Babası Abdülmecid öldükten sonra yerine geçen sultan Abdülaziz , onun eğitimiyle çok yakından ilgilendi. O günün şartlarına uygun olarak yetiştirilen şehzademiz bir süre sonra Sultan Abdülaziz’in yanında Avrupa turnesine katıldı. Bu turnede Avrupa ülkelerinin kültürlerini,yaşayışlarını hatta Osmanlıya bakışları hakkında birçok deneyim kazanarak geri döndü. Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve oldukça şüpheli ölümü, hemen ardından abisi 5. Murad’ın akli melekelerinin yerinde olmadığı sebebiyle tahttan indirilmesi olaylarına tanık oldu.(Bu “Deli addedilen Osmanlı Padişahları” konusuna başka bir yazımda deyineceğim.) Ve nihayet bir Osmanlı’nın ulu hakanı bütün bu zor koşullarda 31 Ağustos 1876’da Osmanlı tahtına oturdu.Artık önünde acı çeken bir ümmet ve yok edilmeye azmedilmiş geniş bir coğrafya duruyordu. Avrupanın Hasta adamı , hastalıktan kurtarılmak için bekliyordu.

2) SALTANAT DÖNEMİ

Kendisinden önceki iki saltanat değişiminin mimarı olan Mithat Paşa’yı sadrazam yaparak göreve başladı. O hükümdarlığa geldiğinde saray ile Bab-ı Ali arasındaki çekişme alevlenmiş ve koskoca devlet , borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmişti. Öyle ki kendi içinde çalışan memurların maaşları dahi çok zor ödeniyordu.Üstüne Rusya’nın uyguladığı Panslavizm politikasının etkisiyle balkanlarda ayaklanmalar baş gösteriyordu. Meşrutiyet fikri yüksek sesle konuşulmaya başlanmış hatta padişahlığı kaldırıp bir cumhuriyet kurma fısıltıları çıkmaya başlamıştı. Yani iktidara geldiğinde her hangi bir yaptırımı olmayan bir tahta oturmuştu Sultan Abdülhamid. 23 Aralık 1876’ da ilk Osmanlı anayasası olan Kanun-i Esasi’yi ilan etti.

İmparatorumuz bundan sonra yüksek bir siyasi zekaya sahip olduğunu kanıtlar derecede hareket edecekti. Mesela Kanun-i Esasi’den sonraki ilk icraatı 113. maddede kendisine tanınan “idari sürgün yetkisi” ni kullanarak Mithat Paşa’yı sürgüne gönderip askeri ve devletin geri kalanını kendisine karşı kışkırtabilecek bir dost görünümlü düşmandan kurtulmasıdır.

Bir süre sonra Abdülhamid’in tüm engelleme çalışmalarına rağmen 93 Harbi patlak verdi. Birkaç önemli devlet adamının ısrarları üzerine girilen savaşta, Osmanlı Ordusu bir dizi yenilgilere uğradı maalesef. Abdülhamid büyük eleştirilere maruz kaldı. Bunların üzerine Abdülhamid meclisin vatanın birliğine zarar verdiğini düşünerek tatil etti ve takip eden 30 yıl boyunca meclisi bir daha toplantıya çağırmadı. Bu olayları şöyle bir değerlendirmeye alırsak; Abdülhamid, saltanatının ilk yıllarında hem toprak bütünlüğünü korumaya çalışmış hem devlete karşı yok olan güveni sağlamaya çalışmış hem de kendisine karşı olan bir dizi devlet adamlarının acımasız politikalarına maruz kalarak onlarla uğraşmıştır. Bütün bunlara karşı başarılı olduktan sonra artık Sultan Abdülhamid ülkede düzeni sağlayacak, o zamanki şartlara göre oldukça şaşırtıcı bir şekilde ülkeye eşik atlatacak ve Osmanlı,tekrar eski günlerin kokusunu almaya başlayacaktı.Bundan sonraki dönem, tarihçiler tarafından “Toprakları elde tutma dönemi” şeklinde adlandırılır.

3) TOPRAKLARI ELDE TUTMA DÖNEMİ

Ülkemizin yıllardır çözümü için çok uğraşlar verdiği “Doğu Sorunu” Abdülhamid döneminde de varlığını sürdürmekteydi. Bölgedeki Ermeni toplulukları bir isyan hazırlığına girişmiş , yerel halka zararlar vermekteydi. Kendini haklı olarak korumak isteyen Kürt aşiretleride kendi çapında silahlanmış ve zaman zaman Ermeniler ve Kürtler arasında çatışmalar yaşanmaktaydı. Bunun üzerine 4. Ordu Komutanı Zeki Paşa bu isyanları bastırmak için görevlendirildi. Bölgede yaşanan kanlı çatışmalar, Batının “aptal,kör,medeniyeti(!) öğretmeye çalışan” medyası tarafından oldukça haber yapıldı ve bu çatışmalar “Hamidiye Katliamları” olarak adlandırıldı. Kendi planlarının engellendiğini anlayan batılılar şu andada olduğu gibi medya tarafından şiddetli kampanyalarla eleştiri yağmurunu tuttlar Osmanlı’yı. Kuyruk acıları geçmiyordu çünkü Ulu hakan Abdülhamid Osmanlı ülkesinde bütün batılı casus faaliyetlerini kendi kurduğu müthiş istihbarahat teşkilatıyla engelliyordu. Batı uzun yıllar sonra ilk defa “Acaba? Geri mi döndüler?” şeklinde sorularla düşünceye dalıyordu. Ve başımıza Yunan belasını salmaya çalıştılar. 1897 yılında Girit’i isteyen Yunanistan, Teselya sınırlarına tacizlerini artırdıkça bölgede savaş çanları iyiden iyiye duyulmaya başlanmış ve Osmanlı yine tek başına bütün Batı’ya karşı dimdik ayakta durmaya mecbur bırakılmıştı. Abdülhamid vükela meclis mabeyni toplantıya çağırmış ve bu durumun acilen görüşülerek bir karara bağlanması yönünde emir vermişti. Meclis ara vermeden 56 saat konuşmuş, konu halen daha tartışılırken Yunanistan saldırıya geçmiş, hazırlıksız olan Osmanlı tümenleri birkaç kilometre geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bunun üzerinde İstanbul’da hazır bulunan 1. Ordu komutanı Ethem Paşa harekete geçmiş ve savaş alanına ulaştıktan sonra birkaç gün içinde Teselya’yı tekrar ele geçirdi . Ve muzaffer ordu Atina’ya yürümeye başladı. Avrupalılar’ın geçilemez dedikleri Milona geçitlerine geldi ve Yunan ordusu burada da perişan edildi. Tek bir hedef kalmıştı ; Atina.. Atina’ya doğru ilerleyen muzaffer ordumuz Yunanlılar’ın son müdafaa hatlarının bulunduğu Dömeke’ye geldi. 25 bin kişilik Yunan ordusu, Dömeke Meydan Muhaberesi adıyla tarihe geçen savaşta darmadağın edildi ve bir daha toparlanamadan ordumuz Atina’ya girdi. Bunun üzerine kendi tabirimle Yunanistan’ın büyük ağabeyleri Avrupa devletleri olaya müdahale edip bir antlaşma imzalanması konusunda baskı yaptılar. Ve antlaşma imzalanarak bu konunun üzerine bir set çekildi.

4) İKİNCİ MEŞRUTİYET DÖNEMİ

Abdülhamid’in gösterdiği sıkı yönetime karşı muhalefet güçlenmeye başlamış bunun sonucunda İttihat ve Terakki kurulmuştu. Osmanlı ülkesinde artan huzursuzluklar ve İttihat ve Terakki karşıtlarının kışkırtmaları sonucunda İstanbul’da bir ayaklanma başlamış bunun üzerine Selanik’te bir hareket ordusu kurulmuş ve bu ordu isyanı bastırmak için İstanbul’a yürümüş sonucunda ise 23-24 Nisan gecesi İstanbul’a girerek ayaklanmayı bastırmış olayların sonucunda Ulu hakan tahttan indiilmiş ve Selanik’e sürgüne gönderilmiştir. 3 yıl orada ev hapsinde tutulduktan sonra İstanbul’a Beylerbeyi Sarayı’na getirilmiştir. 10 Şubat 1918 ‘ hayata gözlerini yumarak en sevgiliye ulaşmıştır. Allah rahmet eylesin..

5) ULU HAKANIMIZIN KİŞİLİĞİ

Sultan Abdülhamid uzunca boylu, esmerce tenli, uzunca burunlu, ela gözlü, hafif kıvırcık sakallı idi. Zeka ve hafızasının güçlü olduğu, açık bir tarzda konuştuğu, kendisine anlatılanları uzun müddet sabırla dinlediği söylenir.[10]
Sultan Abdülhamid oldukça dindar bir insandı. Kızı Ayşe Sultan babasının dindarlığını şöyle anlatmıştır:
Babam doğru ve tam dinî itikada sahip bir Müslümandan başka biri değildir. Beş vakit namazını kılar, Kur'ân-ı Kerîm okurdu. Daima camilere devam ettiğini, Ramazanlarda Süleymaniye Camii'nde namaz kıldığını, o zamanlar camide açılan sergilerden alışveriş ettiğini hikâye tarzında anlatırdı. Babam herkesin namaz kılmasını, camilere devam edilmesini çok isterdi. Sarayın husus'i bahçesinde beş vakit Ezân-ı Muhammedi okunurdu. Babamın bir sözü vardı: "Din ve fen," derdi. "Bu ikisine de itikat etmek caiz" olduğunu söylerdi.

Sultan Abdülhamid’in gördüğü bazı rüyalar son derece ünlüdür ve onun ne kadar manevi bir şahsiyet olduğunu ortaya koymaktadır. Bu rüyalardan bir örneği size anlatmak isterim;

“Osmanlı ordusu, Dömeke üzerine yürüyüşe geçerken; Müşir Edhem Paşa, Alasonya Ordusu umumi karargahının Tekke Köyü’ne nakledilmesi için emir verdi. Emri alan tümenler Dömeke üzerine bütün silah ve cephaneleriyle birlikte yürüyüşe geçmişlerdi.
Umumi karargahın bütün üst düzey kumandanları, Müşir Edhem Paşa başkanlığında toplanarak; imha savaşı olan meydan savaşının son hazırlıklarını müzakere edip, esasa bağladılar. Netice en mahrem usullerle tümen kumandanlarına bildirildi.
Cephede ordunun vaziyeti bu durumda iken, Yıldız Sarayı’nda bir görüşme oluyordu:
Sultan 2.Abdülhamid Han kalp gözü açık, veli bir padişahtı. Hatta Şazeli tarikatına mensup olduğu gibi, Şeyh Efendi’nin vefatından sonra, kendisinin tarikatın şeyhi olduğu da kayıtlıdır.
İşte bu tarikatın şeyhi Eb Ül Hüda Efendi, 2.Abdülhamid Han’a bir rüyasını anlatmıştır.
Şeyh Eb Ül Hüda Efendi rüyasını şöyle anlatır:
“Mayıs ayının 15. gününü 16. gününe bağlayan gece, yatsı namazını eda etmiş, hiç konuşmadan yatağıma girmiştim. Uykumun ilk safhasında rüya başlamıştı. Kapkara ufuklarda yalçın kayalardan müteşekkil bir tepe görülmekteydi. Bu tepenin üzerinde bir yanardağ krateri gibi ateşler kaynıyordu. Kaynama az sonra, ateşlerin yayılması safhasına bürünüyordu. Yayılan ateş tepenin her tarafından bir lav halinde aşağıya dökülüyordu. Bu sırada ellerinde kırmızı bayraklar olduğu halde tepeye doğru koşuşan askerler geliyordu. Bunlar tepeye yaklaştıkça çoğalıyorlardı.
Tepenin üzerinde namütenahi irilikte kara cüppeli bir papaz beliriyor, ellerini ateş kaynayan çukura uzatıp avuçlarına aldığı ateşleri koşan askerlerin üzerine serpiyor, tepeye yaklaşanları engellemeye çalışıyordu.
Birden bire ortalığı sarmış kara dumanı yırtan bir hilal zuhur etti. Kara cüppeli papaz büyük bir öfke ile hilali kavrayıp yere çalmak niyetiyle atıldı. Fakat hilal yay gibi gerilip, bir şimşek olup, papazın kafasına çakarak onu kül yığını haline getirdi. Hilal, artık bir yıldırım olmuştu. Durmadan açılıp kapanmakta, her tarafa göz kamaştırıcı yıldırımlar yağdırmaktaydı. O esnada Şark tarafından yeşil elbise giymiş bir zat belirdi. Sağ elinin şehadet parmağı önce hilale doğruldu. Bir işaretle hilali sükunete getirdi. İkinci hedef ateşler püskürten kraterdi. İkinci işaret, akan ateşleri billur gibi akan sulara çeviriverdi. Üçüncü ve son hedef tepeye hücum eden kırmızı bayraklı askerlerdi. Bu askerler mutlu İslam askerleriydi.. İşaret üzerine Allah Allah! diyerek uçarcasına koşmaya başladılar. Ellerindeki şanlı sancağımızı zirveye diktiler.
Şevketmeabım; gözlerimi açtığımda, kulaklarımda ‘Nasrun minellahu fethun karib’sesleri çınlıyordu. İnşaallah yarına kalmaz zafer haberi alacaksınız”
Diyerek anlatımını bitirdi.
Boğuk, fakat ahenkli bir ses Şeyh Efendi’ye, “Rabbi yessir vela tüassir Rabbi temim bilhayr”diye cevap veriyordu. Bu sesin sahibi Cennetmekân 2.Abdülhamid Han idi.

Ve Abdülhamid’in gördüğü kutlu rüyada okuduğumuz gibi muzaffer ordumuz Dömeke’de yunanlıları perişan etmiş ve büyük bir zafer kazanmıştı..

Sanırım biraz fazla konuştum ancak konu Sultan 2. Abdülhamid olunca inanın bu kadar yazı yetersiz geliyor, anlattıkça anlatmak istiyorum..

Allah başımıza onun gibi hükümdarları getirsin inşallah. Ona layık olmamız dileklerimle..


DIŞARIDAKİ TARİHÇİ

OSMANLI KÜLTÜRÜ

                                                


 Birlik ve beraberlik,nezaket,zarafet,asalet.. Bugün halkımızın ihtiyacı olan en büyük şeyler maalesef.. Tarihte eşine az rastlanır bir topluluk bu topraklarda bütün bu özellikleri muhafaza ederek yaşadı. Biz ise yani onları torunları, onlara yaklaşık bile değil onları utandıracak şekilde yaşıyoruz. Bu yazı girişini okuyanlar belki abartıyor diyecek belki bana kızacak. Ancak gerçek Osmanlı Kültürü’nü öğrendikleri zaman bana hak verecekler. Osmanlı’da aile yapısı, arkadaşlık kültürü,ahlak kültürü öğrenmemiz gereken başlıca konular..Sizlerden ricam, bu yazıyı okurken çuvaldızı kendinize batırmanız ve onlara layık mıyız diye düşünmeniz..

1)OSMANLI AİLE KÜLTÜRÜ

Genellikle evler iki katlı olurdu ve aynı çatı altında haremlik-selamlık olarak ikiye bölünmüştü.Bu bölünme birçok açıdan önemlidir çünkü aile terbiyesinin başı buradan gelir.Osmanlı’da aile yaşantısı ve terbiyesi dinamiklerini İMANDAN alır ve İslamiyet çerçevesinde bir yaşam vardır. Mesela, Osmanlı’da kadına müthiş bir saygı duyulurdu her ne kadar bugün bize okutturulmaya çalışılan tarih kitaplarında farklı gösterilsede. Kadına duyulan büyük saygı yine dinamiklerini imandan alırdı ve kadının Allah’ın bir emaneti olduğu görüşü tüm toplumda hakimdi. Kadınla erkek arasında mutlak surette bi mesafe vardı bunun en büyük sebebi ise “Zinaya yaklaşmayın” şeklindeki ayettir. Sokakta karşılaşılan kadına ASLA dik dik bakılmaz , bir kadın görüldüğü an başlar öne eğilirdi ve onu rahatsız etmemek için uzağından yürümeye dikkat edilirdi. Dikkatinizi çekmek istediğim nokta ise bugün bu durumun tam tersine dönmüş olmasıdır. Sokakta yürüyen kadına dik dik bakmalar,bilerek üstüne yürümeler,laf atmalar bugün mantık dışı bir şekilde erkeklik sayılmaktadır. Bilin diye söylüyorum bunlar yapıldığında erkek olunmuyor hatta insan dahi olunmuyor. Konumuza tekrar dönecek olursak, 1786 yılında İstanbul’a seyahate gelen Lady Craven ozamanlarda kadınlara duyulan saygıyı “aşırı” şeklinde tanımlamış ve yazdığı kitapta “Türklerin kadınlara karşı olan muameleleri bütün milletlere örnek olmalıdır” demiştir.
Başka bir örnek ise Osmanlı’da bazı evlerin penceresinde kırmızı çiçek bulunurdu ve o çiçeği görenler, bilirdi ki o evde evlenme çağına gelmiş bir kız vardır ve o evin önünden geçerken sözlerine dikkat etmek zorundadırlar.. Başka bir örnekte ise Osmanlı’da kapılarda iki tokmak bulunur ve bunların biri kalın, diğeri incedir. Kapıyı çalan kişi erkekse, kalın tokmağı vururdu ve içeridekiler kapıyı çalanın erkek olduğunu anlardı ve kapıyı evin erkeği açardı. İnce tokmak vurulduğunda ise kapıyı çalanın bayan olduğu anlaşılır ve kapıyı bir bayan açardı. Ev hayatı içerisindeki bir diğer güzel şey ise evlerin genellikle ahşaptan yapılmış olmasıdır. Ahşap topraktan gelmedir ve ahşap evde yaşayanlar daha az strese maruz kalır. Buna bağlı olarakta evde güzel sözler hiç eksik olmaz ve evdeki herkes birbirine karşı derin bir saygı içerisinde yaşarlardı.. Ve son örneğim ise çok çarpıcı.. Osmanlı aile kültürünü araştıran Batılı bir aile hukuk profesörü, Osmanlı toplumunun çekirdeğini oluşturan Türk ailesi ile ilgili oldukça düşündürücü şu yorumu yapıyor:
“ Dünyanın en sağlam aile ocağı Osmanlı’da doğdu ve bu varlık hiç bir milletin tarihinde görülmemiş şekilde umumi hayatı inşa etti. Ben batılı bir aile hukuk profesörü olarak diyeceğim ki, Türk milletinin aile nizamını elinden alınız, geride hiç bir şey kalmaz.”.. Bu çarpıcı örnekten sonra yazının diğer konularına geçiş yapalım birazda..

2)OSMANLI’DA İNSANLAR ARASI İLİŞKİLER

Osmanlıda insan ilişkileri, diğer bir çok şeyde olduğu gibi dinamiklerini imandan almıştır. Gülümseyiniz, müminin mümine gülümsemesi sadakadır” hadisi ve “Selamı yayınız” tavsiyesi çerçevesinde, karşılaştıkları herkese gülümseyerek selam verirler, tanıdıklarına ayrıca hal-hatır sorarlar, aile efradına (ailenin diğer bireylerine) selam yollarlardı. Böylece gönüller birbirine ısınır, geniş anlamlı toplumsal bir mutabakat oluşurdu. Osmanlı gerçek anlamda bir “barış ve kardeşlik toplumu”ydu. Hasbelkader nefsine yenilip biriyle kavga edeni, mahallenin önde gelenleri birkaç gün içinde barıştırırdı. Olmaz da küslük uzarsa, dört gözle bayram beklenir, bayramlar barışın ve kardeşliğin vesilesi yapılırdı. Avrupalı gezginlerden Villamont bu durumu hayranlıkla şu şekilde belirtir; “Her kimin bir düşmanı varsa, bayramlarda ona gidip af dilemek zorundadır. Öteki de el öpmeden ve tokalaşmadan önce affettiğini söylemek mecburiyetindedir. Aksi takdirde bayramlarının mübarek olması mümkün değildir. Bu esaslara riâyet etmeyen kimseler ise, neredeyse fâsık telâkki edilip dışlanırlar.” Bir diğer Avrupalı gezgin Du Loir, Osmanlılar’dan o kadar etkilenmiştirki, Osmanlıların kötülük dahi yapamayacak bir toplum olduğunu düşünmekten kendini geri koyamamıştır. Bunu ise şu şekilde belirtir ; “Türkler herhangi bir intikam hissi beslemekten son derece çekinirler: Dinlerinin bu hususa âit bir hükmü gereğince Cuma namazına başlamadan önce düşmanlarını affettiklerini adetâ ilân etmek durumundadırlar. Aksi halde namazlarının kabul edilmeyeceğine inanırlar.”

Değinilecek bir diğer konu ise temizliktir. Osmanlı halkında temizlik çok önemlidir. Bunda ise Peygamber Efendimiz’in “Temizlik imandan gelir” hadisinin tesirini görmekteyiz.
Meşhur Fransız gezgin Brayer şunları söylüyor:
-“Türk halkının üstü-başı çok temizdir. Hâl ve tavırlarında büyük bir asalet, yüzlerinde tatlı bir sükûnet ve nezaket vardır! Konuştukları dil hoş ve ahenklidir… Sohbet edenlerin ifadeleri veciz, telaffuzları tertemizdir! Tebessümlerine incelik, el hareketlerine zarafet ve sadelik hâkimdir…
Brayer, hayranlıkla devam ediyor:
-”Yabancıları en çok hayrette bırakan şey, birkaçının birden konuşmayıp, yalnız birinin söz söylemesidir. Konuşan, umumiyetle sözünü kısa tutar. Dinleyen de, söz bitene kadar sabreder. Birbirlerine karşı fikirlerini hürmetle savunurlar. Söylenen sözlerde herhangi bir fenalık, koğuculuk, iftira gibi kötülükler ve edebe aykırı lâubalîlikler yoktur.” Sözü Avrupa’da eşine rastlanmayan bir konuya getiriyor:
-“Yaşlı ve büyüklere karşı hürmetle onların hakkına riayet, hayal edilemeyecek bir nezaket içindedir. Diyebilirim ki Osmanlıların ahlâkî hususiyetleri, insanı âdeta teshir eder, büyüler. Yürüyüşlerinin serbestlik ve ihtişamı, misafir kabullerindeki güler yüzlülükleri ve nihayet selâmlığa girip çıkarken riayet ettikleri teşrifat kurallarının zarafeti karşısında hayran olmamak elde değildir.”
Tanınmış yazar Edmondo De Amicis ise Osmanlı halkını şöyle anlatıyor:
-“Tetkik ve tespitlerime göre, İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nâzik ve en kibar topluluğudur. Koca şehrin en ıssız sokaklarında dahi bir yabancı için hiçbir hakaret ve zarara uğrama tehlikesi yoktur. Hatta namaz vakitlerinde bile camileri gezmek kabildir! Bu ziyaretlerde bir yabancı, kiliselerimizi dolaşan bir Türk’ten daha çok hürmet ve riayet görebileceğinden emîn olabilir.
-“Halk arasında küstahça bir bakış şöyle dursun, fazla meraklı bir bakışa bile hiçbir zaman tesadüf edilmez. Kahkaha sesleri gayet nadirdir. Sokakta kavga eden ayaktakımı da enderdir. Kapı, pencere ve dükkânlardan hiçbir kadın sesi aksetmez."
Çevreyi kirletmek ise bir Avrupalı alışkanlığıydı. Osmanlı insanı, “kul hakkı” sayıldığı için yerlere çöp atmaz, ortamı kirletmezdi…
Hatta “Ağaçlar zikreder” düşüncesiyle, ağaçlan yeşertmeye çalışırlardı. Mesela kurak günlerde ücretle adam tutup sokaktaki ulu çınarları sulatır, göçmen kuşların yorgunluk atması için saçak altlarına kuş sarayları yaparlardı. Osmanlı insanı asla yere tükürmezdi. Bazı Batılı gözlemciler, sırf yere tükürmedikleri için atalarımızı eleştirmişti:
Osmanlı insanının üstün bir ahlâk anlayışı vardı. Türkiye Seyahatnamesi ile meşhur Du Loir 1650’lerde şunları yazıyor:
-“Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir.”

3)İNSANİ MERKEZLİ EĞİTİM

Osmanlı’da eğitim , aileden başlardı. Osmanlı insanının zerafetinin  en büyük sebebi de buydu zaten. İnsanları din,dil,ırk,renk olarak ayırmamayı öğretmek esastı. Bu farkları gözetmeksizin insanlara hizmeti bir ibadet gibi görürlerdi.Peygamberimizin “İnsanların en hayırlısı, insanlara hayırlı olandır.” Hadisini hayatlarının merkezlerine yerleştiren Osmanlılar, birbirleriyle hayır işleme yarışına girmişler, bu vesileyle büyük hayır kurumları ortaya çıkmıştır. Hatta devlet, kendi insanının bu davranışından o derece etkilenmiştirki, bizzat kendisi büyük bir vakfa dönüşüp tüm gücünü din,dil,ırk,renk farkı gözetmeksizin insanlara yardım etmeye harcamıştır. Osmanlılar’nın dilencisiz bir millet olmasında en büyük etken budur. Hatta Osmanlı’nın zenginlerinin bazen sadaka verecek dilenci bulamamalarını bir çok kez duymuşsunuzdur.. Osmanlı’da vakıflar adeta birer iyilik müessesesi olarak kurulmuştur. Bir kişi bütün malını-mülkünü hiç tanımadığı insanların hizmetine sunuyorsa eğer, insan kavramının kıymetini anlamış demektir. Belli ki bu idrak Osmanlı toplumunda mevcuttur. 26000 den fazla vakıfta bu sayede kurulmuştur zaten. Hatta bu vakıflardan bazıları hayvanlar ve bitkilere yönelikti. Ortaçağ’da böylesine derin bir çevre bilincinin oluşmuş olması takdirle ve hayranlıkla anılacak müthiş bir olaydır. Osmanlılar’ın hayvanlara ve bitkilere bakış açılarını birkaç örnekle belirteceğim;
Elisee Recus yazıyor:
-“Osmanlılardaki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır… Gezgin Guer, Bir örnek veriyor:
-Bu adamlar (dediği bizim ninelerimiz ve dedelerimizdir) sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar… Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür…”
 Bizde bugün çocuklarımıza mühendis,doktor,polis,asker vs. olmayı değil , öncelikle İNSAN olmayı öğretmeliyiz.

İşte ecdadımız Osmanlı , böyle bir oluşuma sahipti. Osmanlı toplumu hakkında anlatılacak daha fazla bilgi söylenecek daha fazla söz var aslında. Onların hayatımıza uygulanacak bir çok uygulaması var. Penceredeki çiçek örneği mesela.. Çiçeğin renkleri farklılık gösterdikçe insanlara değişik mesajlar veriliyordu ancak ben sadece 1 rengini yazdım. Gerisi sizin merakınıza kalmış sayın okurlarım.. Allah Osmanlı’yı iyi anlamayı ve tekrardan onlar gibi bir toplum olmayı bizlere nasip etsin inşAllah. İnşAllah onlara layık olarak yaşamımızı devam ettiririz. Saygılarımla..

                                                

                                                                                               DIŞARIDAKİ TARİHÇİ

Bursa Ulu Cami Mimarisi ve Sırları

       Bursa Ulu Cami Mimarisi ve Sırları

Bursa Ulu Cami Dış Görünüşü- El Çizimi
             Türk mimarisinin bize bıraktığı en görkemli eserlerinden biridir. Evliya Çelebi’ye göre Bursa’nın Ayasofya'sıdır ve birçok İslam alimine göre İslam’ın beşinci kutsal mekanı olarak gösterilmektedir. Tarihi dokusu, yirmi kubbeli oluşu, şadırvan bulundurması, duvarlarındaki yüzlerce el yazması hat sanatları ve meşhur tarihi minberi ile Bursa Ulu Cami en değerli kültürlerimizden biridir.