Reklam

Aylak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ahlaki Değerler ve Vigilante Çılgınlığı

Merhabalar, şu günlerde aklıma takılan enfes bir soru var ; vigilantelar( tam bir Türkçe karşılığı yok, ama zorlarsak 'kanunsuz iyi adamlar' olarak çeviri yapmamız mümkün.)Vigilante nedir? Peki ya kim bu vigilantelar ? Ne yaparlar ? Vigilante hakkında bilgi ?
Vigilante kavramını bizlere tabiki birçok seri katil hikayesini olduğu gibi Amerika hediye ediyor. Kanunlara güvenmeyen kahramanlar adaleti kendi elleriyle sağlamayı tercih ediyorlar. Kavram ilk olarak Amerika'nın çöllerinde katilleri, tecavüzcüleri bulup öldüren kovboyvari insanlar olarak karşımıza çıkıyor. Konu medyanın çok dikkatle yaklaştığı bir konu olduğu için maalesef haklarında çokça bilgi sahibi olamıyoruz. Çünkü ana akım medya kanunsuz olarak kötü adamları avlayan kimseleri reklam etmek istemez. Sebep ahlaki çıkmazlardır ve hep şu soruyu sorarlar : ''Ya herkes kendi adaletini sağlamaya çalışırsa ? Durum o zaman ne olur ?''  İşte bu görüşten dolayı medya bu kimseleri genelde reklam etmez , tam da bu yüzden bu kimseler hakkında ayrıntılı bir bilgiye erişmemiz mümkün olmaz.
Gerçek hayatta bu olayın örnekleri mevcut fakat dediğim gibi medya bu konuya çok hassas bir ölçekte yaklaşıyor ve kesinlikle reklam , tanıtım vs. den uzak duruyor.
Bernhard Goetz dosyası. 1984 yılında New York'ta, trende 4 adet yankesici tarafından saldırıya uğruyor Bernhard. Adamın tipine bakacak olursak yankesiciliğe uğraması gayet mümkün bir Amerika beyefendisi. Fakat adam gençlerin düşündüğünden çok daha çetin ceviz çıkıyor, o beyefendi görüntüsünün altıdan silahını çıkararak gençlere saydırıyor. Sonuç olarak 4 cinayetle iş bitiyor. Bu haberin duyulması toplumda bir kargaşaya neden oluyor, bir kısım adamı cinayetle suçlarken diğer kısın Amerika'da o dönemlerde aşırı derecede artan yankesicilik olaylarına haklı bir tepki olarak görüyor. Sonuç olarak Bernard bey 6 ay hapis yiyip çıkıyor ve kesinlikle bir pişmanlığı olmadığını dile getiriyor.
Gelelim Leo Frank dosyasına. Kendisi 1915 yılında Amerika'da bir şirkette müdür. Olaylar Leo'nun 14 yaşındaki işçisi olan bir kız çocuğuna tecavüzü ile patlak veriyor. Leo Frank idam cezası yiyor fakat sonrasında cezası müebbet hapse çevriliyor. Bu noktada da bir grup vigilanteın sabrını taşırıyor ve kendisini önce hapisten kaçırıyorlar(ki kendisini kaçıranlar savcı, avukat, senatör çocuğu gibi son derece kalantor ve elit kesimden) sonrasında döverek Leo Frank'i linç ediyorlar, öldürüyorlar.
Bunun gibi birkaç dosya daha var ama dediğim gibi çok değil. Yukarda işlediğim iki konuya dair kim haklı kim haksızı sizin vicdanınıza bırakıyorum.
Konu benim ilgimi çektiği gibi sinemanın da ilgisini çekmiş olacak ki haklarında bir çok film/dizi çekilmiş vaziyette. Üstelik seyir zevki de aşırı derecede yüksektir. Örneğin annesi elektirikli testereyle doğranan Dexter Morgan, vigilante denince akla gelenlerin başındadır. 8 sezon bıkmadan usanmadan ilk bölümki heyecanla izlenir. Dexter Morgan'ın ahlaki değerlerini dizi boyunca sorgularız. Kendisi yalnızca cinayet işleyen kimseleri öldürür( her ne kadar bunu toplum için değil ''karanlık yolcu''su için yapmış olsa dahi) toplum için o kadar da kötü bir kimse olmadığını düşünürüz.
Adından da kendini belli eden bir film olan John Doe: Vigilante . Harika bir film. Tek kelimeyle mükemmel. Film boyunca bize kendimizi ve adalet anlayışımızı sorgulatıyor. Küçük kızı ve eşi tecavüze uğrayıp öldürülen bir sosyal hizmet görevlisi baba sizce ne yapabilir ? Üstelik katili iyi hal indirimi vs. alıp salıverildiyse ? Şiddet herhangi bir durumda meşru olabilir mi ? İşte bu konuyu detaylandıran bir film.

Taxi Driver filmine gelelim. Yıldız bir başkan adayını öldürmekten son anda vazgeçip, çocuk pazarlayan bir kadın satıcısını öldüren sıradan bir taksi şoförü toplum tarafından nasıl kahraman ilan edilir ? Bu ahlaki midir ? Başkan adayını öldürse aynı toplum ona neler diyecekti ?

Vee en efsanelerden Rorschach, Watchmen'in intikamcısı. Onun için yalnızca siyah ve beyaz var. Eğer bir kimse eşini dövüyorsa o kötüdür ve ölmelidir. Eğer birisi bir başkasına tecavüz ettiyse ölmelidir, bu kadar basit. Üstelik bu abimizi yetkililer hapse atmak gibi bir hata yapıyorlar ve o karanlık suçlularla dolu hapishanede şu efsane cümleyi sarf ediyor : ''Anlamıyorsunuz, beni sizinle aynı yere kapatmadılar, sizi benle aynı yere kapattılar  '' ( sanırım bir vigilant için en güzel şey cinayet ve tecavüz suçlulularıyla dolu bir hapishaneye atılmaktır :) )
Konu ilginizi çektiyse size şöyle bir liste vereyim :
http://www.imdb.com/list/ls003456861/

Peki siz bu konuda ne düşünüyorsunuz ? Bir katilin öldürülmesi doğru mu ? 2. hatta 3. şansı dahi reddedip suç işlemeye devam eden bir katili ya da insanların hayatlarını başka şekillerde karartan bir suçluyu ortadan kaldıran bir kimse katil midir ? Yoksa kahraman mı? Müebbet hapsi hak eder mi ? Yoksa bunların tamamını bir kenara bırakıp sistemin kanunlarına mı güvenilmeli ?


Önemli uyarı: Bu yazıda kesinlikle şiddet propagandası ya da benzeri bir şey yoktur. Yalnızca geçmişte yaşanan birkaç olay ve çekilen birkaç yapım üzerinden ahlaki bir sorun irdelenmiştir. Hayat bir film değildir arkadaşlar, beğensek de beğenmesek de bu böyledir.

ANAYURT OTELİNİN AYLAK ADAMI

Deli Günlere Az Mola

Fotoğraf: Aftab Uzzaman


     Günler günleri kovaladı geçen günlerde. Yeniden üniversiteye başladım, bu kez istemediğim bir yerde istemediğim bir bölümde istemediğim bir şekilde. İstediğim gibi giden çok az şey var. Nedendir bilmem ama böyle kuralına uygun , fakat benim istemediğim gibi olunca hiç hoşuma gitmiyor. Gittiğim şehrin de hiç hoşuna gitmemiş olacak ki belki de Türkiye'nin en az yağmur yağan kentine günlerce yağmur yağdı, belki de sırf bot ve  yağmurluk götürmediğim için oldu bu. Şöyle son birkaç seneme bakıyorum da hep söylenmişim, hep bahaneler bulmuşum, hatta az önce de yaptım bir şeyler gördüğünüz gibi. Fakat hep hareket halindeyim hiç boş vaktim yok gibi bir şey. Böyle olması bir nebze iyi oluyor, yorucu oluyor ama yurttaki 5 kişilik odamda yatağa uzanıp kendimle başbaşa kaldığım süreler dışında gayet de derinlemesine düşünmeye fırsatım olmuyor, böylece birçok şeyi büyütememiş oluyorum, güzel...

     Ama bir mola verdim geçen 20 günün ardından, şimdi bol bol düşünmeye vaktim oldu, bakınca vaziyetler karma karışık, bir gram ilerleme yok yine bende. Her şeyi yine büyütüyorum , yine her şeye sinirleniyorum.  Zaruretten tahsilim öğretmenlik üzerine ya ,bu da ayrıca üzüyor beni. Ha bunlar şımarıkça dökülen satırlar değildir, daha neler neler var şu evrende biliyorum, durumlardan haberdarım. Major, minor birçok yayın organını takipteyim,  yani böyle lümpen gibi falan takılmıyorum. Ama işte insan için en önemli gelen kendi yaşadığı oluyor ya, o yüzden. Tanımadığınız bir şehirde sokakları tek başınıza dolaşıyorsanız eğer bir nebze şanslısınız demektir kanımca.

     Bir de korkuyorum insanlarından o şehrin , çok sıkıntılılar gibi. Kapalılar , biraz da soğuklar. Şehirde öğrencilerin çokça olduğu mahallede işler gayet güzel ilerliyor. Fakat benim devam ettiğim fakülte o noktalara çokça uzak , bu da başka bir can sıkıntısı. İnce montum ve converse ayakkabılarımla yağmurda dolaşmaya devam ediyorum. Kocaman şehrin onlarca çarşısı içerisinde, ortalarda bir çarşısı var ki , kocaman somurtan bir surattaki tebessüm ihtimali gibi. İçerisi kitapçılarla dolu, fakat hemen her kitapçı kendine has. Tam bir karmaşa ortamı gibi görünebilir uzaktan, fakat içerisi mimari anlamda (ki buna mimar olan arkadaş karar verse daha mantıklı ama ben de naçizane böyle düşünüyorum) da , içerin anlamında da hayet hoş geldi nedense bana. İsim vermeyeceğim, çünkü isim verince yazdıklarımın büyüsü bozuluyormuş gibi hissediyorum hep, beni tanıyorsanız zaten biliyorsunuz, tanımıyorsanız da anlamaya çalışıyorsunuz. Çok daha kullanışlı böylesi yani.

     Her neyse Nevşehir'de yağmur yağmaya devam ediyor ne güzel, ben de yazmayı sürdüreyim o halde . Böyle pencereden de hareli bir görüntü var. Lan ne güzel yağıyor yağmur bu şehre hayret. Doğa olayları çok garibime gitmeye başladı şu günlerde, acayip anlamlar taşıyor bence. Mesela hemen herkesin hayatında doğru gitmeyen şeyler var, hatta bazısının hayatında doğru giden çok az şey var. Fakat doğa bundan tamamen bağımsız işliyor, ilerliyor. Yani mutluyuz diye yağmur yağmamazlık etmiyor, hayatımız berbat oldu diye güneş ortaya çıkmıyor. Bizden tamamen bağımsız şeyler yani, bu çok garibime gidiyor. Devinim durmaksızın sürüyor. Hariçten Gazelciler'i çok sık dinler oldum, 90 ları da çok özledim sanırım. Sabahları yurdun kafeteryasında , yarı uyuklar vaziyette ettiğim kahvaltıları da özlermiyim gelecekte ? Emin değilim. Geleceğe dair düş kurmalık bir durumum da kalmadı sanırım. Çünkü fakülte çıkışı ulaşabileceğim en üst nokta zaten belirlenmiş. Hep bir şeyler belirlenmiş ya bizim hayatımızda. Behzo diyordu ya 'gideceğimiz okullar belli, yapacağımız işler belli o zaman niye yaşıyoruz' diye ...

     Bir de dostla sık görüştüm bu mola sürecinde. bir yüksekokul bitirdi, şu ara bir işte çalışıyor. 4 yıllığa tamamlamayla ilgili planları var ama parası yok, o yüzden bir süre daha ekmek kavgasını sürdüreceğe benziyor. Ama insan sorgulamadan edemiyor, yanı başımızda böyle bir dert sürerken hatta daha çetrefillileri de varken biz neye söyleniyoruz  ? Böyle diyebilirsiniz ama hemen hemen aynı noktaya çıkıyor derinleme bakıştansa biraz daha yüzeysel bakarsak. Temelinde hemen hiç kimse istediği işleri yapamıyor, istediği bölümü okuyamıyor , yaşayamıyor vs vs. Eğitim bilimleri hocasının dediği gibi ben de diyim o halde , 'sizi alıkoyan ne' ?Hiçbir şey değil, ya da bir sürü şey. İlk anda aklınıza gelmez belki, ama sonradan dökülür : aile, maddi gelecek, aile sahibi olduktan sonraki refah(kimi zaman kendi ailenizin maddi refahı vs. ) Evet , durumlar genel olarak bunlar, cevaplarınız da bu yönde diye tahmin ediyorum. Fakat dikkat ederseniz hemen hiçbirinde doğrudan sizle alakalı bir şeyler yok. Yani bizler çevresel durumların kölesi miyiz ? Bu kadar basit mi ? Hayır hocam üzgünüm. Ben de bu sebeplerden birinden ötürü okuduğum okulumu bırakıp daha 'somut' bir bölüme yerleşme ihtiyacı duydum, kişisel gelişimle ilgili tonla materyal tükettim bir ara, konferanslara da katıldığım oldu. Buradan hareketle şunu diyebiliyorum , yok iş çıkmaz vakti zamanında sokak gören bize. Yaşadıklarımızla orda anlatılan, o güne dek yaşamamız gerekip de aslında yaşanmayan hayatı biz zaten hiç yaşamadık, o yüzden angaryadan öte değil bizler için kişisel gelişim.

     Her mola gibi bunun da bir sonu var işte maalesef, istemediğim işlere geri döneceğim  birkaç  güne, ha farklı bir yerde farklı bir şekilde olsaydım belki de yine söyleniyor olacaktım, içerik az daha farklı olacaktı. Gittiğim şehirde yine elimden geldiğince dolaşacağım sokakları , balıkçı yaka bir kazakla ya da balıkçı yaka olmayan bir kazakla, ya da kazaksız işte ne fark eder? Böyle şeylere takılıyorum düşünsenize. Ama artık tek gezmek istiyorum sanırım. Umarım anlıyorsunuzdur yazdıklarımı, bir ızdırabım olduğunu kestirmişsinizdir , yazdıklarımın birden çok anlamı olduğunu da ama tam kestirememişsinizdir muhtemelen. O da benim yeteneksizliğimdir, tarihe not düşülsün.

     Son  olarak şu ara çokça dinlediğim bir dinletiden (Hariçten Gazelciler'e ait, telifte sıkıntı olmasın sonra) satırları paylaşmak istiyorum, evet biraz klişe bir hareket de , ulan klişe diye hiçbir şey yapamaz olduk idare edin işte.

Korkuyorum ölesiye sığındığım şu siperde                                                                                                Savaş bitmiş benim için, mermi bunu nerden bilsin ?
                                            



                                                                                               ANAYURT OTELİNİN AYLAK ADAMI

İncelemeler Yazı Dizisi The Hunger Games (Açlık Oyunları) : Fantastik Bilim Kurgu Mu, Fantastik Dilim Kurgu Mu ?


Suzanne Colins'e baktığımız zaman romanın açıklamasında mitolojik kültürden ve televizyon şovlarından referansla Açlık Oyunları'nı ortaya çıkardığını yazmış. Fakat kendisi vefasızlığından olsa gerek karşılaştırdığımda korkunç benzerlikler yakaladığım büyük bilim-kurgu üstadları Cyril M. Kornbluth ve Frederic Pohl'un adlarını hiç telaffuz etmiyor. Bunu Suzanne Colins'in unutkanlığına(!) vermek de mümkün ya da dediğim gibi vefasızlığına, ya da yanlış bir şey yapmış olmanın korkusuna... Üstad Cyril'in Hukuk Gladyatör'ündeki gladyatör oyunlarının Açlık Oyunları'na doğrudan referans olduğu zaten su götürmez bir gerçek benim için. Zira ben okumalarım esnasında bunu farkettim. Suzanne Colins bir Amerikalı olmasına karşılık Amerika'nın sahip olduğu eşsiz bilim-kurgu deneyiminden ya hiç yararlanmamış ya da çok yanlış hareketler yapıp doğrudan alıntı ve referanslarla ortaya pek de çekici olmayan bir seri çıkarmıştır. Star Trek serisi gibi, Star Gate serisi gibi , 2001: The Space Odyyses gibi ve daha sayamadığımız nice güzide eserler gibi bilim-kurgu deneyimini bir kenara bırakıp boşluklarla dolu kurgusal bir distopya ortaya çıkarmak da ne demek ? Ana akım ortama sürülen bir gençlik macerasını ısrarla bilim-kurgu diye pazarlamak etik mi peki ? Bu sorular her daim cevapsız. Ve üstatarın üstadı Stephen King'in böylesine bir kitaba neden olumlu dönüşler yaptığıysa benim de kafamı kurcalamakta şu anda. Hatta bir çok insan (ben dahil) bu reklam sayesinde kitaplara ve filme ulaşma ihtiyacı duydu. Ben de arada acaba diyorum, acaba Stephen King iğneleme yaptı da farkedemedik mi ? Yani 'çok güzel kurgulanmış' derken aslında 'rezil bir kurgu' mu demek istedi ? Umarım öyledir ama sanmıyorum. Bu kurguyu yapan bir Türk yazar olsa anlayışla karşılanabilir, hatta eleştirilmez çünkü edebiyatımızda çokça öğreniği yok. Sinemamızdaysa birikimimiz Turist Ömer'le , Dünya'yı Kurtaran Adam'la sınırlı.
Şu anda Açlık Oyunları'nın 1. filminin DVD'si masamda duruyor, üzerinde güzeller güzeli Jennifer Lawrence'in resmi var. Belki de bu denli sorunlu ve eksiklerle ortaya çıkarılmış karakterlerden olan Katniss Everdeen'i Jennifer kurtardı iyi oyunculuğuyla iki filmde de. Zaten ana kararkteri oynayan oyuncular dışında çokça konuşamıyorum. Josh Hutcherson görece fena değildi, sonuçta romandaki loser, ezik hayatını ailesinin (özellikle annesinin) dayaklarıyla geçiren Peeta Mellark rolünü oynuyordu(Tabiki abisi Thor'dan zerrece feyz almamış). Ve yakışıklı orman çocuğumuz, gettolarda büyümüş, gücü kullanmayı bilen ama kalbi sevgi dolu Gale karakterimizi de Liam Hemsworth oynuyor ( ki bu adama da çok bir şey söylemek mümkün değil). Gördüğünüz üzere Jennifer dışında oyuncular zaten güçlü referansları olan , kitle sahibi oyunculardı. Zaten böylesine berbat bir kurguyu ancak yakışıklı ve güzel yüzlerle gizleyebilirsiniz. Tabi güzel ya da yakışıklı yüzler bilim-kurgu severleri değil ancak hızlıca tüketmeyi seven kitle için geçerlidir. Bizim gibi bilim-kurguya gönülden bağlı , hayatında önemli bir yer tutanlar bu tarz eserlerin esas muhattabıdır, ve böyle bir eserin sıkı bir bilim-kurgu severden tam not almasının imkanı yok. Hatta tam notu bıraktım geçer not dahi alamaz, o kadar eksiklik var ki...
Romanın kurgusal varoluşuna gelelim. Gelecek bir zamanda , Amerika'daki eyaletlerden bazılarının mıntıka ismi verilen köylere dönüştürüldüğünü görüyoruz. Kitapta bu süreç bir isyan sonrasında Capitol ismi verilen ve tamamen sapkın elitlerden oluşan(Sodom ve Gomore'den doğrudan referansla yaratılmış bir yaşantıdır Capitol) bir şehir tarafından gerçekleştirildiğini görüyoruz bu mıntıkaların. Mıntıkalar vakti zamanında Capitol'e ekonomik ve sosyal sebeplerden ötürü isyan ediyor bunu yazan Suzanne Colins. Fakat Capitol nasıl olmuş da başı çekmeye başlamış bu konuda pek bilgi verilmemiş. Sahip olduğu güçlü silahlar ve kontrol gücü evet ama sapkın elitler kitapta hiç de zeki olmayan , insani şeylerden uzaklaşmış aptal canlılar olarak tasavvur edilmiş. Hatta kötü kalpli Başkanları ve birkaç kurmayı dışında doğru düzgün düşünen kimse yok. Fakat mıntıkalarda yaşayanlar zehir gibi zekaya sahip. Çok ilginç gerçekten. Bu denli zeka farkının olduğu bir yerde 100 yıla yakın nasıl hüküm sürebilmiş bu sapkın elitler hayret. Konuya dönecek olursak bahsedilen ilk mıntıka isyanından sonra Capitol bir karara varıyor , her sene mıntıkalardan 2'şer çocuk seçip onları savaştırıyor. Böylece hem mıntıkaların arası iyi olmuyor hem de Capitol 'bak ben keyfim için senin çoluğunu çocuğunu savaştırıp öldürtüyorum' demiş oluyor. Bu noktada da anlam veremediğim bir şey var. İnsanın sahip olduğu çocuklardan daha önemli neyi olabilir ki ? Mıntıkalar 100 yıla yakın bu eziyete nasıl dayanabilir ? Mıntıkaların tamamı neden ölümüne isyana kalkışmaz hiç anlam veremiyorum. (Ne gariptir ki en sonunda Katniss'in oyunlardaki tavırları onları isyana itiyor, gülsek mi ağlasak mı bilemiyorum adamların çocukları gidiyor gıkları çıkmıyor, fakat içlerinden çıkan bir kız 2 oyuncuyla güçlü bağlar kurunca , biraz isyan kokan hareketler yapınca hemen galeyana geliyorlar , bu nasıl bir kurgudur ? ) Genel anlamda olaylar bu şekilde gelişiyor. Katniss'e kadar mıntıklardan isyan etmeyi aklına getiren yok. Zor şartlarda hayatlarını sürdürmeyi bilecek kadar zeki olan mıntıkalıların aklına bu nasıl gelmez orası da muamma. Üstelik tamamen oyunlara odaklanan mıntıklar da var, 2. ve 3. mıntıka gibi. Kurgusal mantıksızlık bitkiler konusunda usta olan mıntıkadan bir haracın zehirli bir bitki yemesi sonucu oyunlarda ölmesiyle de hat safhaya ulaşıyor, hayret.
Bu distopik geleceğe nasıl ulaşıldığı sorusu romanlar boyunca da filmler boyunca da hep aklımızın bir köşesinde kalıyor. Nükleer bir savaş olduğu ipuçları yakalanıyor ama net bir şey yok. Bir de insanların vakti zamanında demokrasiyi iyi niyetli olarak kullanmadığı söyleniyordu yanlış hatırlamıyorsam 3. kitapta. Ortada bir dünya haritası yok. Yani Amerika kıtasında bunlar olurken Asya'da ya da Avrupa'da neler olduğunu bilmiyoruz. Savaş esnasında yok mu oldular ? Yaşayan kimse kalmadı mı ? Yoksa tüm bu düzeni onlar mı inşa etti ? Bunlar bilinmiyor. Bir savaş gerçekleşmişse kullanılan silahların niteliklerini dahi biz düşünmek zorunda kalıyoruz.
Seride dikkat çeken bir diğer konu da 13. mıntıka konusu. Öğrendiğimize göre Capitol'ün diş geçiremediği bir mıntıka 13. mıntıka. Nükleer silahlara sahipler fakat onlar da Capitol'e diş geçiremiyorlar. Katniss 13. mıntıkayı incelerken bize 'demir perde' tasviri yapıyor.(Filmlerin aksine kitap Katniss'in gözünden anlatılıyor, incelemeleri ve bilgilendirmeleri o yapıyor, belki de bu yüzden bir sürü aksaklık çıkıyor, filmdeki bitkiler konusunda uzman olan 11. mıntıkadaki haraçın zehirli meyveden ölmesi saçmalığı da burdan geliyor) 13. mıntıkayı keşfeden karakterlerimizin aklının ucundan devrimle ilgili herhangi bir şey geçmiyor. Çünkü tamamının aklında kendi yaşantılarındaki aksaklıklar ve sorunlar var, ailelerini koruma güdüsü de buna ekleniyor , bu anlamda insanın içselliğinin işlenişi fena değil. 13. mıntıka demir perde olsa dahi Marx'ın devrimsel süreçleri yerine görece daha yumuşak ve özgür gerçekleşen Amerikan devrimi benzeri bir iş çıkarmaya çalışıyor. 13. mıntıkanın Capitol tarafından bu denli rahat ve gelişime açık bırakılması da yine kurgudaki sorunlardan birisi olarak karşımıza çıkıyor. Ders olsun diye insanların çocuklarını haraç olarak alan despot yönetim bir mıntıkayı tamamen başıboş nasıl bırakır çok ilginç. 13. mıntıkanın yok olduğuna dair yapılan yayınların sahteliğinin arkadan geçen bir 'kuş' ile çözümü de manidar ama fena değil kanımca. Güzel bir enstantene. 13. mıntıkadaki askeri disiplin kitapta anlatılmayan gelecek için de aynı şekilde tehlike arz ediyor. Zira serinin sonunda devrim gerçekleşiyor , 13. mıntıkanın kontrolü ele alıp demir perde Amerika'yı ortaya çıkarması işten bile değil bence.
Jennifer Lawrence'in harika kurtardığı Katniss karakteri yıllar önce kaybettiği babası, sorunlu annesi ve sevgiye muhtaç kardeşi yüzünden sorunlu bir karakter. Buna rağmen benzeri durumundaki hemcinsleri gibi kendisiyle her daim birlikte olan yakışıklı , kendi gibi fakir Gale yerine görece dahi zengin olan fakat psikolojik ve fiziksel boyutta ezik bir karakter olan Peeta'yı tercih etmesi yine hayretler içerisinde bırakıyor beni. Jennifer Lawrence ilk oyundaki mükemmel oyunculuğu ile ilk iki filmi kurtardı belki ama son filmde mecburen bu saçmalık yaşanacağından nasıl olacak ben de merak etmiyor değilim, belki de bu yüzden yine gireceğim bu film için sinema salonlarına. Peeta'ysa hayatı boyunca ezilmiş bir çocuğun özgüveniyle(o nasıl oluyorsa) nasıl yaklaşır Katniss gibi kendine güvenen, zarif ve defalarca hayatını kurtarmış bir kıza hayret. Gale'se Katniss-Peeta yakınlaşması gerçekleşir gerçekleşmez yeni bir kız buluyor kendine. Yıllarca birlikte kuralları çiğneyip çitleri beraber atladığı, beraber avlandığı biricik aşkına anında bunu nasıl yapar hakikaten hayret. Katniss kendini Peeta'nın ellerin bıraktığı kitabın son cümlesine dek mantıksızlık konusunda çığır açıyor bence. Jennifer Lawrence'ın muazzam oyunculuğu yetebilecek mi bakalım bu son filmi kurtarmaya. Fakat Suzanne Colins aşk kurgusu konusunda da sınıfta kalıyor maalesef. Bizim Aşk-ı Memnu'nun devinimi bile daha güzeldi bence.
Bunca sert eleştirinin altında ısrarla mantık aramam yatıyor olabilir, bu bana gelecek kabul edilebilir bir eleştiri olur. Fakat ben Robert Heinlein geleneğini seven bir bilim-kurgu severim. Bilim-kurguda bana göre olmazsa olmaz olan mantık ve tutarlılıktır, eğer bu olmazsa yalnızca kurgu olur. Üstüne bir de kurulan evrende eksiklikler varsa 'Dilim-kurgu' olur kanımca. Art arda cümleler ve art arda sahnelerden ibaret hale gelir eserler. E tabi bu durum güzel ve başarılı oyuncularla aşılabiliyor örnekte göründüğü gibi. En azından kitapların sonuna ya da satışa sunulan DVD'lere ek olarak bir harita verilebilirdi. Çok yazık oluyor bu imkanlarla bu işlerin çıkması. Star Trekleri , Cyril Kornbluthları , Arthur Clarkları, Robert Heinleinleri ve daha nicelerini arayacağız gibi duruyor bu konuda. 'Uzay Elbisemle Yolculuğa Hazırım' gibi bir şey okuyabilecez mi acaba tekrar ? Amerikan sineması bir kez daha kanıtlıyor bize en eksikli olanı bile makyajlayıp harikaymış gibi sunabileceğini. Bunu başarmalarındaki en büyük etken kesinlikle başarılı oyuncuları.

Küçük Başlangıçlar Çok Önemlidir ...

     Gecenin en derinlerinden bir gece . Ramazan geceleri her daim güzele çalar bir renktedir. Sabaha karşın esen şöyle ince serin rüzgarlara karşı oturup balkonda seyre dalmak var her yeri. Önceki sabah geçen hüzünlü anlar unutulur o noktada, hatta hemen her şey unutulur içinizde ne varsa dert adına. Her neyse, hayat hakkında bir miktar bir şeyler karalama fikri , özellikle benim gibi fikri sabitler için çok ama çok komik fakat aynı zamanda hüzünlü de geliyor bana nedense. Değişime kapalılık bundan 500 yıl önce insanoğlunun 'ideal' olması noktasında önem arz ederken bu gün artık gerilikten ve banallikten öte bir şey değil. Fakat haklıyız bence biz fikri sabitler. Geçen günler hiç eskisi gibi olmuyor.